İslam, Şeriat ve Siyasal İslam: Kavramları Bilinçli Olarak Ayırmak
İslam, Şeriat ve Siyasal İslam: Kavramları Bilinçli Olarak Ayırmak
İslam ile şeriatı aynı şey gibi sunmak, kavramları bilinçli biçimde karıştırmaktır. İslam vahiy temelli bir inançtır. Şeriat ise tarih boyunca ortaya çıkmış hukuk yorumlarının genel adıdır. Bu iki alan aynı değildir.
Kur’an-ı Kerim iman, ahlak ve adalet vurgusu yapar. Kur’an bir anayasa kitabı değildir. Bir devlet modeli çizmez. Ayrıntılı bir ceza kodu ya da yönetim şeması ortaya koymaz. İnsan vicdanına hitap eder. Sorumluluğu bireye yükler.
Bugün “şeriat budur” diye sunulan yapı ise büyük ölçüde fıkıh geleneğinin ürünüdür. Ebu Hanife farklı hükümler üretmiştir. İmam Şafii başka hükümler ortaya koymuştur. Aynı meselede farklı sonuçlara ulaşılmıştır. Çünkü bunlar vahiy değil, içtihattır. İnsan aklının ürünüdür.
Beşerî olan tartışılabilir. Eleştirilebilir. Reddedilebilir. Bu, inancı reddetmek değildir.
Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur” ilkesi yer alır. Zorlama yoksa, belirli bir hukuk yorumunu devlet eliyle dayatmak nasıl imanın şartı olabilir? İman özgür iradeye dayanır. Devlet zoruna değil.
Tarihsel olarak da tek bir şeriat uygulaması yoktur. Osmanlı İmparatorluğu dönemi ile Abbâsîler dönemi farklıdır. Mezhepler arasında ciddi içtihat ayrılıkları vardır. Bu gerçek bile şeriatın değişmez ilahi anayasa değil, tarihsel yorum olduğunu gösterir.
İşte tam bu noktada mesele siyasal alana taşınır.
Şeriatı İslam’ın özü gibi sunmak bir kavram çarpıtmasıdır. Dini siyasal güç aracı haline getirmek ise ahlaki bir sapmadır. Siyasal İslam, inancı bireysel vicdan alanından çıkarıp iktidarın meşruiyet zırhına dönüştürür. Eleştiriyi dine saldırı gibi gösterir. Muhalefeti “iman sorunu” gibi çerçeveler. Böylece siyasal kadrolar dokunulmazlık üretmeye çalışır.
Oysa kutsal olan Allah’tır. Siyasi iktidar değil.
Din üzerinden siyaset üretildiğinde şu olur:
İktidar eleştirilemez hale getirilmeye çalışılır.
Dini semboller propaganda aracına dönüşür.
İnanç, oy mobilizasyonunun malzemesi haline gelir.
Bu noktada din tüccarlığı ortaya çıkar. Din tüccarlığı, dini yaşamak değildir. Dini sloganlaştırmaktır. Dini ahlak üretmek için değil, güç üretmek için kullanmaktır. Bu yaklaşım dine hizmet etmez. Tam tersine dini siyasetin yıpratıcı alanına çeker.
Türkiye’de bu karışımı keskin biçimde ayıran tarihsel kırılma, Mustafa Kemal Atatürk ile gerçekleşmiştir. Laiklik, dine savaş açmak değildir. Dini siyasal araç olmaktan çıkarmaktır.
Kemalizm’in laiklik ilkesi, devletin herhangi bir mezhebin ya da yorumun tekelinde olamayacağını savunur. Hukuk akla ve eşitliğe dayanır. Vatandaşlık dini kimliğe göre değil, ortak yurttaşlık temelinde tanımlanır.
1926’da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu ile aile ve miras hukuku dinî mahkemelerden alınmış, modern hukuk sistemine bağlanmıştır. Bu adım dini yok etmek için değil, devleti tarafsızlaştırmak için atılmıştır.
Devlet kutsal değildir. Devlet bir hizmet mekanizmasıdır. Egemenlik bir mezhebin değil, milletindir. Hukuk ilahi yorum tekelinden çıkarıldığında iman ortadan kalkmaz. Aksine iman özgürleşir.
Sonuç nettir:
Şeriat tarihsel bir hukuk yorumudur.
İslam iman ve ahlaktır.
Siyasal İslam ise dini iktidar aracına dönüştürme girişimidir.
Şeriatı devlet modeli olarak reddetmek İslam’ı reddetmek değildir.
Dini siyasetin aparatı haline getirmeye karşı çıkmak inanç düşmanlığı değildir.
Gerçek iman zorla olmaz.
Gerçek ahlak propaganda ile ayakta durmaz.
Gerçek din, iktidarın gölgesine ihtiyaç duymaz.
|