Vaybee! Forum

Vaybee! Forum (http://localhost/forum/index.php)
-   Gesellschaft & Soziales (http://localhost/forum/forumdisplay.php?f=398)
-   -   Religion & Glauben (http://localhost/forum/showthread.php?t=4272)

xstudentxnrw 24.09.2005 10:42

sizin icin problem degil, siz yanmadigin
 
izi düsünün.. güneslenirke dondurma yediginizi düsünmeniz yeterli.

AMA bir problem var, siz gercek olmayan bir beyninizle nasil düsünebiliyorsunuz, nasil hayal edebiliryorsunuz?

xbaburx 24.09.2005 10:42

agzınıza tutusturulan lokmayı kapmayı
 
meziyet sayıyosunuz.taliban diye bir imaj olusturuldu sizde hemen bu imaja atlıyorsunuz.yani sıkısınca ya neden bu ülkeler geri ya da bak taliban ne yapıyor diyorsunuz.sizin aklınız sarih acık bir bakısa sahip değil.kuran ve sünnete dayalı bir toplumun imar ve insası islam alimlerinim olusturdugu bir yüksek zümre tarafından gerceklestirilir.eger taliban yada benzerleri benim bahsini ettiğim bir toplumsal dinamik ortaya koymus olsalardı zaten amerikan isgaline ugramazlar iç savas içersinde harap olmazlardı.

hem bak kuranda cok fazla cihad ayeti var kuranın bircok ayetinde resmen öldürün diyo.peki senin evrensel tanrının verdiği tum dinlerin temeli olan islam dediğin seyde bu nasıl olacak.kuran değil mi temeli.hem kuran da Allah insanlarla konusuyor onlara emirlerini veriyor.ve bir daha konusmucak bunu da yani kuranı da 1400kusur yılönce göndermiş.simdi bu 1400 yıllık Allah kelamını oldugu gibi anlamak demek nasıl oluyor?1400 yıllık bir anlama sürecini atlayıp es gecip bugun ben Allahla aracı kabul etmeksizin birebir anlar ve anladıgımı yasarım dersen yarın ya da birkaç saat sonra biri de aynını derse ve ortaya herkesin bireysel psikolojisi ve toplumsal biçimleri bunu sekillendirmede kaçınılmazsa ki öyledir aynı anda kaç bin tane kuran anlamı çıkar.ve toplum nasıl bir çatısmaya sürüklenir?ortada toplumsal bütünlük ya da bireysel tatmin kalır mı.bunca zurnalliğin içinde herkes kafasından baska yorumlar gecirirken kişiler bunca söylenti ve baskı arasında nasıl bir bütünlük yakalarlar?birliktelik kurarken samimi olabilirler mi?birbirlerine kuru destekci olamtan baska her seyin bireysel akla dayandırılması sonucu en ufak bir yorum değişikliğinde bu kuru destekcilik çatısmaya ve gizli sindi bir kine dönüsmez mi?o zaman insanlar nasıl yasar?din insanlara bir mutluluk ve huzur kaynagı nasıl olur?su an oldugu gibi insanlar bunca din cesitlemesi altında senin gibilerin her gun yeni bir sin üretmeleri sonucu zaten bunalım yasarken bu bunalımı derinlestirmek değil mi senin yaptıgın?guya insanlara yeni bir anlayıs sunuyorsun.herkes bunu yapıyor.sen yeni bir anlayıs getirirken seninkiler dısındakini reddediyorsun ve özellikle ve öncelikle tüm digerlerine yaptıgın gibi ehlisunnete peygamberden bugune tasınan ve peygamberi merkeze alan dini mübini putperestlik olarak nitelendiriyorsun.sonuc ne?yeni bir din anlaysı piyasa dini dediğin ve piyasa yapmaya calısan bir din değil mmi bu?

HER YENİ ANLAYIS KENDİSİNE PİYASA YAPMAK İÇİN ÖNCEKİNİ VE DEVİRDASLARINI ASAGILAR KENDİNİ ÖVER.ASIL OLAN MERKEZDE OLAN VE BU DİNİ KURANI İNSANLARA ULASTIRIP HER SEYİYLE YASAYAN ANLAYISTIR.

yahu Allah rasulune bu emrini vermiş buna kuran diyoruz.kuran yasanmıs o devirde.peygamber kuranı yasamamıs mı diyorsunuz?yani peygamber kuranı sadece iletti kendisi yasamadı öylemi?ya da yasadı da o kendisine göre yasadı biz de kendimize göre mi yasayalım diyorsun?yahu yeni bir nalayıs getiren bunu kendisine has kılsa zarar az olur.senin gibi ortalıga dusup hayır bu daha iyi dedikleri için hadi leng zirzop sen kimsin peygamberden iyi mi yasıcan islamı diyoruz.yahu senin dediğin gibi değil peygamberin dediği gibi yasıyorum sana ne?sen istedigin kadar kufret.KUFRETMEDEN CAMURLA USTUNU ÖRTMEDEN GERCEGİN,KENDİ YALANINI GERCEGE YAMAYAMAZSIN.yaptıgın bu.

kuranı kerimi bugune tasıyan Allah,rasulunun peygamberliğini de bugune kadar tasımaya muktedirdir.rasule itaat DUYGUSU RASUL SEVGİSİ VE RASULUN BUNLARA DAYALI UNUTULAMAZ SİLİNEMEZ HAYATI YANİ SUNNETİ DE KORUNMUSTUR. o zaman bunca yalan hadis ve bunca israili gelenek ve sapık inanc nasıl sızdı islama.sizin gibi zirzoplar yenilik adına kendi kafalarındakini sokustrdukalrı ve bazı ahmakların bu anlayıslar sırf dunyalık anlayısları geregi cıkarlarına uydukları için kabul etmeleriyle sızdı.sunnet acıktır sartihtir.peygamberin hayatı her seyiyle bilinmektedir.ve din getiricisinin yasantısıyla anlamını bulur.Allahla muhatap olan odur.he yukarda Allah umarım umdugumuz gibi cıkar.öyledir diyosun..bire salak Allah kuranda zaten kendisini bildiriyor ve onla konusan Allah rasulu onu bize her seyiyle tanıtoıyor.sana kendine allah yaratıyorsun diyoruz laga luga ediyorsun.daha yarattıgın allahtan ne oldugundan bihabersin.kalkıp da kuranı nasıl anlayacaksın?kuranı getirenin anladıgı sekilde anlamak Bizatihi Allhla muhatap olana uymak sence en kesin yol değil mi?değil tabi.yoksa DİNİ DUNYALIGINA NASIL UYDURCAN.RASUL GÖZÜNÜ CIKARIR DiLİNİ SÖKÜP GIRTLAGINI KOPARIR DİMİ.dini dunyaya değil DUNYAYI DİNE UYDURURSUN.rasulun yaptıgı budur.İŞİNİZE GELMEYEN DE BUDUR.

xstudentxnrw 24.09.2005 10:43

gecici dünya.. evet.. bir gün yok olacak
 
olmayan bir sey nasil yok olur :O) zaten yok.. yani bunu senin ve senin gibi sapitmislar nasil acikliyor? tamam anladik gercek bir beyniniz yok, ama olmiyan bir seyi kullandigini hayal et :O)

24.09.2005 10:44

Cikabilenler senin EVLIYAULLAH
 
diye adlandirdigin Insanlardir...

Esyanin yani Madde nin asli ile muhatab olanlar bu Kokudan ve renkete arinanlardir..

Onlar gercegi gödükleri icin Bu dünya hayatina yarim arpa kiymet bicmezler..

oezsu 24.09.2005 10:45

biz bu isleri girgira almadigimiz icin..
 
cok iyi gidiyor.. hayal kelimesini bu kadar desifre neden ediliyor anlayamadim..
sadece bi örnektir!

siz kendinizi misafir olarak kabul edemiyorsaniz sizin probleminiz...

bizler sadece halifelik görevimizi Kurani Kerimin bahsettigi gibi uygulamaya geldik ve sonsuzluga acilacagiz..

yasam Ölümü tattiktan sonra basliyor.. calismalarimiz dünyanin hakkini vermek ve hazirlanmak..

ben hazirim, peki sen hazirmisin?

oezsu 24.09.2005 10:46

Iman...
 
gzel kelime...
iman neye edilir? ne zaman edilir? nasil edilir?

Iman eden varmidir?

24.09.2005 10:48

ZAMAN bir ALGIDIR !..
 
Zaman, tamamen bizim algılarımıza ve algılarımız arasında yaptığımız kıyasa dayalı bir kavramdır. Örneğin, siz şu anda bu kitabı okuyorsunuz. Varsayalım ki, kitabı okumadan önce mutfakta yemek yiyordunuz. İşte mutfakta yemek yediğiniz "an" ile "şu an" arasında bir süre olduğunu düşünür ve buna "zaman" dersiniz. Gerçekte ise, mutfakta yemek yediğiniz "an" sizin hafızanızdaki bir bilgidir. Ve siz içinde bulunduğunuz "şu an" ile, hafızanızdaki bilgi arasında bir kıyas yapar ve bunu "zaman" olarak nitelendirirsiniz. Bu kıyası yapmadığınız takdirde zaman kavramı da kalmayacak, insan için sadece içinde bulunduğu an mevcut olacaktır.

Örneğin, bir insanın lise mezuniyet töreni hafızasındaki bir bilgidir. İnsan, o lise töreninden itibaren hafızasındaki diğer bilgileri de içinde yaşamakta olduğu an ile kıyaslayınca, zaman algısını elde eder ve hafızasındaki bilgiler doğrultusunda bu zamanın uzunluğunu veya kısalığını tayin eder. Oysa bu "uzunluk" ve "kısalık"da tamamen beyninde oluşan ve bu kıyastan kaynaklanan bir histir.

Aynı şekilde bir kişi, yere düşen kalemi eğilip alan ve masanın üzerine bırakan birini gördüğünde kıyas yapar. Gördüğü insan kalemi masaya bıraktığı anda, o kişinin kalemi eğilip alması ve masaya doğru yürümesi, seyreden kişinin beyninde yer alan bilgilerdir. Zaman algısı, kalemi masaya bırakan insan ile bu bilgiler arasında kıyas yapılarak ortaya çıkar.

Ünlü fizikçi Julian Barbour, zamanın tarifini şöyle yapmaktadır:

Zaman eşyaların pozisyonlarını değiştirme ölçüsünden başka birşey değil. Bir sarkaç sallanır, saatin kolları ilerler.41

Kısacası zaman, beyinde anı olarak saklanan birtakım bilgiler, daha doğrusu görüntüler arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır. Eğer bir insanın hafızası olmasaydı, o insan sadece içinde bulunduğu anı yaşayacak, beyni bu tür yorumlar yapamayacak ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmayacaktı.

Zamanın, hareket eden cisimler ve meydana gelen değişimler arasında yaptığımız belirli bir sıralamadan doğan bir kavram olduğu gerçeği, bugün bilimsel olarak da kabul edilmiştir. Bu konuda görüş belirten düşünür ve bilim adamlarından örnekler vererek konuyu daha iyi açıklamaya çalışalım.

The End of Time (Zamanın Sonu) isimli kitabında zamansızlık ve sonsuzluk hakkındaki açıklamaları ile bilim dünyasında büyük yankı uyandıran fizikçi Julian Barbour, zamanın bir algı olmasının, birçok insan için kabullenilmesi zor bir gerçek olduğunu belirtmektedir. Discover dergisinde, Barbour ile yapılan bir röportajda zaman algısı için şu yorumlar yapılmaktadır:

Ben hala kabullenmekte zorlanıyorum" diyor (Barbour). Ancak, sağ duyu evreni anlamak için hiçbir zaman güvenilir bir yol gösterici olmadı. Copernicus Güneş"in Dünya çevresinde dönmediğini ilk söylediğinden beri fizikçiler algılarımızı şaşırttılar. Herşeye rağmen, Dünya 67,000 mil/saat hız ile boşlukta dönerken en ufak bir hareket bile hissetmiyoruz. Barbour zamanın geçtiğine dair hissimizin, "Düz Dünya Cemiyeti"nin (Flat Earth Society) batıl inancı kadar yanlış olduğunu iddia ediyor."42

Yukarıda da görüldüğü gibi, ünlü fizikçi Barbour, zamanın mutlak olduğuna dair sahip olduğumuz inancın batıl olduğunu belirtmektedir. Ve günümüzde fizik alanındaki araştırmalar bu gerçeği açıkça göstermektedir. Zaman mutlak değildir, meydana gelen olaylara göre farklı algılanan göreceli bir kavramdır.

Nobel ödüllü ünlü genetik profesörü ve düşünür François Jacob ise, Mümkünlerin Oyunu adlı kitabında zamanın geriye akışı ile ilgili şunları anlatır:

Tersinden gösterilen filmler, zamanın tersine doğru akacağı bir dünyanın neye benzeyeceğini tasarlamamıza imkan vermektedir. Sütün fincandaki kahveden ayrılacağı ve süt kabına ulaşmak için havaya fırlayacağı bir dünya; ışık demetlerinin bir kaynaktan fışkıracak yerde bir tuzağın (çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan çıkacağı bir dünya; sayısız damlacıkların hayret verici işbirliğiyle suyun dışına doğru fırlatılan bir taşın bir insanın avucuna konmak için bir eğri boyunca zıplayacağı bir dünya. Ama zamanın tersine çevrildiği böyle bir dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin oluşması da aynı şekilde tersine çevrilmiş olacaktır. Geçmiş ve gelecek için de aynı şey olacaktır ve dünya tastamam bize göründüğü gibi görünecektir.43

Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine göre işlediği için şu anda dünya üstte anlatıldığı gibi işlememekte ve zamanın hep ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin içinde verilen bir karardır ve dolayısıyla tamamen izafidir. Eğer hafızamızdaki bilgiler geriye doğru oynatılan filmlerdeki gibi dizilse, zamanın akışı da bizim için geriye doğru oynatılan filmlerdeki gibi olacaktır. Böyle bir durumda, geçmişi gelecek, geleceği de geçmiş olarak algılamaya başlar, hayatı şimdiki düzeninin tam tersi bir düzende yaşarız.

Gerçekte ise zamanın nasıl aktığını, ya da akıp akmadığını asla bilemeyiz. Bu da zamanın mutlak bir gerçek olmadığını, sadece bir algı biçimi olduğunu gösterir.

Zamanın bir algı olduğu, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi sayılan Einstein"ın ortaya koyduğu Genel Görecelik Kuramı ile de doğrulanmıştır. Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında bu konuda şunları yazar:

Salt uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman kavramını da bir yana bıraktı. Görecelik Kuramı"nı çevreleyen anlaşılmazlığın büyük bölümü, insanların zaman duygusunun da renk duygusu gibi bir algı biçimi olduğunu kabul etmek istemeyişinden doğuyor... Nasıl uzay maddi varlıkların muhtemel bir sırası ise, zaman da olayların muhtemel bir sırasıdır. Zamanın öznelliğini en iyi Einstein"in sözleri açıklar: "Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar "daha önce" ve "daha sonra" ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle birey için bir ben-zamanı, ya da öznel zaman vardır. Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de, sonraki bir olayla ilgili olur.44

Einstein"ın bu sözlerinden, zamanın ileriye doğru aktığı fikrinin tamamen bir şartlanma olduğu anlaşılmaktadır.

Einstein, Barnett"in ifadeleriyle, "uzay ve zamanın da sezgi biçimleri olduğunu, renk, biçim ve büyüklük kavramları gibi bunların da bilinçten ayrılamayacağını göstermiş"tir.45

Genel Görecelik Kuramı"na göre "zaman mutlak değildir, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden ayrı, bağımsız bir varlığı yoktur."

Rüyalarımız, zamanın göreceliğinin anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Biz uykumuzda günlerce sürdüğünü düşündüğümüz olaylar yaşarken, aslında sadece birkaç dakika hatta birkaç saniye süren bir rüya görmüşüzdür.

Konuyu biraz daha açıklamak için bir örnek üzerinde düşünelim. Özel olarak dizayn edilmiş tek pencereli bir odaya konup, burada belirli bir süre geçirdiğimizi düşünelim. Odada, geçen zamanı görebileceğimiz bir de saat bulunsun. Aynı zamanda odanın penceresinden güneşin belirli aralıklarla doğup-battığını görelim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o odada ne kadar kaldığımız sorulduğunda vereceğimiz cevap; hem zaman zaman saate bakarak edindiğimiz bilgi, hem de güneşin kaç kere doğup battığına bağlı olarak yaptığımız hesaptır. Örneğin, odada üç gün kaldığımızı hesaplarız. Ama eğer bizi bu odaya koyan kişi bize gelir de, "aslında sen bu odada iki gün kaldın" derse ve pencerede gördüğümüz güneşin aslında suni olarak oluşturulduğunu, odadaki saatin de özellikle hızlı işletildiğini söylerse, bu durumda yaptığımız hesabın hiçbir anlamı kalmaz.

Bu örnek de göstermektedir ki, zamanın akış hızıyla ilgili bilgimiz, sadece algılayana göre değişen referanslara dayanmaktadır.

Farklı koşullarda, insanların aynı zaman dilimini, daha uzun veya daha kısa algılamaları da bunun bir örneğidir. Örneğin, ameliyattaki kardeşinin çıkmasını bekleyen bir insan için, bir saatlik süre aradan saatler geçmiş kadar uzun gelir. Ancak aynı kişi çok zevk aldığı bir işi yaparken, bir saatin nasıl geçtiğini anlamaz.

Einstein"ın Genel Görecelik Kuramı"nın bilimsel olarak ortaya koyduğu bir gerçek şudur: Zamanın hızı, bir cismin hızına ve çekim merkezine olan uzaklığına göre değişmektedir. Hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır daha yavaş işleyerek sanki "durma" noktasına yaklaşmaktadır.

Bunu Einstein"ın bir örneği ile açıklayalım. Bu örneğe göre ikiz kardeşlerden biri Dünya"da kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır. Aynı örnek, ışık hızının yüzde doksan dokuzuna yakın bir süratle hareket eden roketle uzayda yolculuk yapan bir baba ve Dünya"da kalan oğlu için de düşünülebilir. Einstein"e göre, "Eğer babanın yaşı 27, oğlunun yaşı 3 olsa, 30 dünya senesi sonra baba dünyaya döndüğünde oğul 33 yaşında, baba ise 30 yaşında olacaktır."46

Zamanın izafi oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından değil; tüm maddesel sistemin atomaltı seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda çalışmasından ileri gelir. Zamanın kısaldığı böyle bir ortamda insan vücudundaki kalp atışları, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri gibi işlemler daha ağır işlemektedir. Böylelikle kişi zamanın yavaşlamasını hiç fark etmeden günlük yaşamını sürdürür.


zamanın mutlak bir gerçek değil, izafi bir algı olduğu modern bilimin bulguları ile kesinlik kazanmıştır. Bilimin 20. yüzyılda keşfettiği bu gerçeğin, Kuran"da 1400 sene önce bildirilmiş olması ise çok büyük bir mucizedir.

Örneğin Allah, birçok ayetinde dünya hayatının çok kısa olduğunu vurgulamaktadır. Bir insanın ortalama 60 yıllık ömrünün, ayetlerde "günün bir saati" kadar kısa olduğunu Rabbimiz şöyle belirtmektedir:

Sizi çağıracağı gün, O"na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız. (İsra Suresi, 52)

Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları birarada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar… (Yunus Suresi, 45)

Bazı ayetlerde ise, zamanın insanların sandıklarından çok daha kısa olduğu şöyle bildirilir.

Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz." (Mü"minun Suresi, 112-114)

Kuran"da başka ayetlerde ise, farklı boyutlarda zamanın daha farklı bir hızla aktığı haber verilmektedir. Örneğin Allah"ın katındaki bir günün insanların bin yılına eşit olduğu belirtilmektedir. (Hac Suresi, 47) Bu konu ile ilgili diğer ayetler şöyledir:

Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)

Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O"na yükselir. (Secde Suresi, 5)

Kuran"ın daha pek çok ayetinde kullanılan üslup zamanın bir algı olduğunu açıkca ortaya koymaktadır. Örneğin Allah Kuran"da bahsedilen mümin bir topluluk olan Kehf ehlini 300 yılı aşkın bir süre derin bir uyku halinde tutmuştur. Daha sonra uyandırdığında ise bu kişiler, zaman olarak çok az bir süre kaldıklarını düşünmüşler, ne kadar uzun uyuduklarını tahmin edememişlerdir:

Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik). Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık. (Kehf Suresi, 11-12)

Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir..." (Kehf Suresi, 19)

Aşağıdaki ayette anlatılan durum da zamanın aslında psikolojik bir algı olduğunun önemli bir delilidir.

Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona:) "Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret-belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, herşeye güç yetirendir." (Bakara Suresi, 259)

Görüldüğü gibi bu ayetler zamanın izafi olduğunu, mutlak olmadığını açıkça bildirmektedir. Yani zaman, algıya ve algılayana göre değişmektedir; algılayan dışında kendi başına bir varlığı olan sabit bir varlık değildir.

xstudentxnrw 24.09.2005 10:49

gercek verilerle yanlis tespitler yapmak
 
olmiyan beyni kullanmaya benzer :O)

tabiki farkli zaman algilamasi vardir, ama bunlar hayal degildir ;O)

xstudentxnrw 24.09.2005 10:50

sizce onlarda hayal degilmi?
 
sizler hayallerle yasamaya devam edin :O)

xbaburx 24.09.2005 10:51

ukala:)
 
aynı zamanda da dangalak.yanlıs anlama tüm ukalalar dangalak oldugu için dangalaksın.

24.09.2005 10:51

ben sen o Su anda oradayiz :o)
 
Sen dogdun öldün ve yerindesin..

:o)
ama kafan almiyor:o)

xstudentxnrw 24.09.2005 10:52

yasamak dedimde.. o da gercek bir sey
 
oldugundan.. hayallerle yasadigini hayal etmeye devam etmeyi hayal edin.. ama hayal etmek yapilan bir sey.. yani hayal etmeniz bile yapamiyacaginiz bir sey :O)

xstudentxnrw 24.09.2005 10:55

kafayi yemissiniz, adamlara matrixmi
 
izlettiniz :O)
tvde hayal olunca tvlen hayal izletmeniz tuhaf :O)

onlarin anladigi bu dünyanin gecici olusu ve Allah(c.c.) sonsuza dek vaad ettigi seyin geleceginden emin olmalari ve onun icinde ona göre hareket etmeleri.

ama bunu kavrayamamaniz normal.. cünkü beyninizde hayal sizin :O)

oezsu 24.09.2005 10:57

SAKIZ MI CIGNIYORSUN???
 
iste senin beyin kapasitn bu kadar calisiyor!!!!

bir kelimeyi yuttun papagan gibi ötüp duruyorsun!!!

ilmin yetersiz..neyse, Allah böyle istemis seyretmeyi...

senide seviyoruz...

oezsu 24.09.2005 10:58

EVRENSEL ÖZ VE ÖZÜMÜZ
 
İnsanın, asla evrenden söz edemeyeceğini; "Evren" ismi altında anlatılmak istenen şeyin, ancak ve sadece kesitsel algılama araçları beş duyuya dayanan "insanın evreni" olduğunu anlatmıştık...

Daha sonra da, "madde" diye bir şeyin gerçekte var olmadığını; "madde" tespitini dahi beş duyuya dayanan algılama araçlarının yaptığını; başka algılama araçlarının da başka "madde"ler tespiti yapabileceğini açıklamaya çalışmış; ve her algılama aracına GÖRE değişen sayısız "madde" alemleri vardır; ki onlar, bize göre, hep "madde ötesi" âlemlerdir, demiştik..

İnsan, beş duyu verileriyle evreni tanıyamayacağına göre; insan, evren içi bir varlık olduğuna göre; Evrende, her şey madde ötesi dalgalardan, ya da kuantsal yapıya dayanan çeşitli frekanstaki, çeşitli anlamları kapsamında bulunduran birimler olduğuna, göre; bu takdirde özü itibariyle "insan" nedir?

Gözden öze yönelebilenlere, gözden öze geçebilenlere, beyinlerini beş duyu verileriyle bloke olmaktan kurtarıp, derin ve kapsamlı düşünce yoluyla, madde sanısından "Evrensel Öz"e doğru, bilim artı sezgi gücüyle kullanabilenlere göre...

Evrende mevcut olan her birim, yapısına ve algılama aracına göre yer aldığı katmanda, tüm evrensel özdeğerlere sahiptir. "Evrensel öz"e sahip bulunan her birim, kendi algılama araçlarının oluşturduğu katmanda yaşadığı sürece, o katman kendi "madde" dünyası olarak mevcuttur; diğer katmanlar ise, "yok" hükmünü alır algılama aracının kapasite yetersizliği dolayısıyla!.

Gerçekte, Evrende mevcut bulunan her şey, aynı özden meydana geldiği için, ister yaratan güç denilsin, ister günümüz deyişiyle "Salt Bilinç" diyelim bu Evrensel kudret ve ilim, halogramik bir biçimde, evrenin her katmanındaki her birimin her noktasında aynı şekilde mevcuttur!.

Evrene, aynı özden meydana gelmiş değişik terkiplerdeki sayısız türün algılama araçlarından bakışı bir yana koyup da; tüm algılama araçlarının kapasitesine sahip tek bir algılama aracıyla, Özden yapıya doğrultusunda bakabilirsek, algılarız ki, canlı, sonsuz, sınırsız, ilim ve kudret sahibi, kendi varlığı dışında başka bir şeyden söz edilmesi mümkün olmayan "TEK"ten başka bir şey mevcut değildir; ki artık siz, "O""na ne isim isterseniz veriniz!.

Bugünkü bilimsel değerlendirmeler, geçtiğimiz binlerle yıllık süreç içinde mevcut olmadığı için, o günün gözden öze yönelenleri, beş duyunun kesitsel verileri üstüne, beş duyu ötesi algılama sistemlerini de devreye sokarak, bu gerçeklere önemli ölçüde ulaşmışlar; ancak ne var ki, kendi lisanları ile, "mecaz yollu" bu gerçekleri dile getirmişlerdir.

"Evrenin tek bir ruhtan meydana geldiğini", "herşeyin varlığının bu tek ruh ile mevcut ve devam etmekte olduğunu", "insanın, özünde mevcut olan bu ruhu, dışarıda aramasının boş bir şey olacağını" vurgulayan öze ermişler, ne yazık ki kendilerini gözle sınırlayanlar tarafından anlaşılamamışlardır.

Evren, özü itibariyle tek ve tümel bir bilinç ve güç olduğuna, gerçekte sonsuz-sınırsız yapısına, ve her birimin kendi ilmi ve kudretiyle, ve gene kendi varlığıyla varolduğuna göre, insan için evrenin gerçeğine vardırıcı tek yol, gene insanın kendi bilinci ve özüdür.

İster, tüme varış; ister, tümden geliş sistemleriyle hareket edelim, öncelik hep "tüm"dedir!.. "Tüm"ü bilmezseniz, bilmediğinize varamazsınız!. "Tüm"ü bilmezseniz, tümden gelim olanaksızdır!. Öyle ise her koşulda, öncelikle bilinmesi zorunlu olan "TÜM"dür!..

"Madde"miz, beşduyu verilerine göre mevcut olan bir katman olduğuna göre; algılama araçları değiştikçe "maddeler"de değişeceğine göre; bu hükmü veren bilinç, kesinlikle anlaşılır ki madde değildir!...

Bilinç, madde olmadığına göre; "Evrensel Öz"den meydana gelmiş, "Evrensel Öz"le mevcut, ancak yapısını henüz değerlendiremediğimiz, meçhul frekanslı dalgaboyudur!..

Ve bu gerçeğe göre biz, Evrendeki, göz boyutuna göre, milyarlarca galaksiden bir galakside, yüzmilyarlarca yıldızdan birinin bir uydusunda yaşamakta olan, milyarca bedenden bir et-kemik beden değil; varlığını "Evrensel Öz"den alan, ve "O" öz ile varolan bir bilinç titreşimiyiz!.

Beşduyu sınırlamaları dolayısıyla, "madde" diye isimlendirdiğimiz her şey dahi, değişik frekanslardaki ışınsal yapıdan başka bir şey değildir!....

Ne var ki, "Evrensel Öz"ü halogramik bir biçimde varlığında bulunduran; ve hatta o "Evrensel Öz"ün mevcudiyetiyle var olan; halogramik bir biçimde öz sahibi ışınsal yapı olan varlığımıza, bizden öncekiler "RUH" adını takmışlardır.

Öyle ise, insan için, "yok olma" anlamında "ölüm" asla söz konusu olmayıp; olay, kişinin bilincinin, madde boyutundan, halogramik ışınsal beden boyutuna sıçramasıdır; ya da eskilerin tanımlamasıyla. "Ruhlar Âlemine geçiş" söz konusudur.. Ve bu halogramik ışınsal özellikli beden için, ışınsal evrende, eriştiği algılama kapasitesiyle, bu kapasiteye bağlı katmanda sonsuza dek yaşam mevcuttur.

Ahmed Hulûsi

“HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU” Kitabından

xstudentxnrw 24.09.2005 10:58

yasam o zaman basliyor.. ilginc bir tabi
 
r :O)

su an yasamiyormusun? yoksa Kurani inkarmi ediyorsun.. yasam var, ölüm var ve yeniden dirilis var :O)

misafir olmak baska.. sizin gibi hayallerle yasamak baska :O)

sen misafirlige git, adamin getirmedigi cayi hayal et.. bende getirecegi cayi iceyim :O)

Allaha sükür onun sonsuz kudretiyle yarattigi seyler var. bunlara yok diyenlerin vay haline :O)

24.09.2005 10:58

Bunun sahih ile batil ile alakasi yok
 
Eniscigim;
Önyargili yaklasiyorsun olaya Bu yüzden yanlis yapiyorsun..
Önce Ön yargilarindan kurtul..Olaya objektif bakmaya calis.

söyle ki:

Sünnet-i HÜDA : Uyulacak olan sünnet budur.Bunu kimse inkar edemez.ettigi anda Kuran i inkar eder. Cünkü Bu hal Peygamber in Vahiy altinda oldugu ve kuran i teblig ettigi Haldir.

Insanlar bu hal ile Peygamberin normal hayatini ayirmadiklari icin ve sünnet-i Zevaid adi verilen ve özel yasamini bildiren sünneti de O sünnet-i hüda ile bir tuttuklari icin Ortalik karisiyor..
Diyorlar ki Peygamber in her sözü vahiyden kaynaklanir.. Bu böyle degildir.

Bu yüzden kuran tebligi yaptigi ve kuran i insanlara acikladigi sünnet inkar edilirse otomatikman KURAN Inkar edilir..

Cünkü Kuran in Inis merkezi Muhammed Mustafa dir.

Sünnet-i Hüda yi tanimiyan Kuran i da tanimaz

Hoscakal

oezsu 24.09.2005 10:58

Aciyorum sana... o.T.
 
ohne Text

xstudentxnrw 24.09.2005 10:59

Hitleride seviyormusun? :O)
 
romanla enis seni ic islerine göstersinler bi :O)

oezsu 24.09.2005 11:00

STUDENT.. ÖZEL YAZI!!!! Senin icin!
 
Burada Cenâb-ı Hak"kın bize açtığı çok önemli bir gerçeği açıklamak istiyorum.. Bu elbette bizim değerlendirmemizdir ki, kimse bunu kabul ile zorunlu değildir..

Bizim müşahedemize göre...

"Yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıklar" ifâdesi meleklerin o an için yeryüzündeki "insansı"ları ve onların yaşantılarını tesbit etmelerinden ileri geliyordu.. Çünkü o sıralar yeryüzünde ilk "insan" varolmamıştı ve yalnızca "insansı"lar yaşamaktaydı!.

Dikkat edilirse, Kur`ân-ı Kerîm’de Adem`in ilk insan türünden bir varlık olduğuna dâir hiç bir âyet yoktur!. Kur`ân ‘daki bu açıklama "yeryüzünde Halife meydana getirileceği" yolundadır..

O devirde yeryüzünde bir tekâmül sürecinden geçerek bugünkü "insan"a son derece benzeyen; fakat zihnî fonksiyonlar yönünden düşünce, muhakeme gibi insanî vasıflardan yoksun; "homo-saphien" olarak adlandırılan, insan bedeninde hayvanlığı yaşayan topluluklar vardı... Ki biz bunlara "insansı" demekteyiz..

Bunlar kişisel menfaatleri için birbirlerine her türlü zararı verebiliyorlar; kan döküp, fesat çıkarıyorlardı!.. Yaşamları yalnızca hayvansal düzeyde olup, yeme-içme, çiftleşme, olabildiğince her şeye sahibolma gibi son derece sınırlı bir şekilde devam ediyordu.

Ve elbette o zaman yeryüzünde en bilinçli varlıklar olan "CİN"ler de bunlar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabiliyorlardı..

Melekler de kendi kapasiteleri ve gördükleri örnekler kadarıyla, "Halife" olacak "insan"ı, o ana kadar yaşayagelmekte olan "insansı"lar gibi değerlendirerek; onu "Yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı bir varlık olarak" zannetmişlerdi!.

Oysa, "Adem" ismiyle işâret edilen "şekillenmiş çamur" yani "hücresel beden" sahibi varlığa, yani, "insansı"ya, belli bir kıvama -sevveytu- geldikten sonra Allah "ruhundan üfle"miş; böylece o, bir "mutasyon" geçirmişti!.. Bundan sonra da "insansı"lar arasında da ilk "insan" olmuştu Hazreti Adem !.

"Onu kıvama erdirip, ruhumdan üflediğim zaman" (Sad-72)

Burada dikkat edilmesi gereken husus, öncelikle insan bedeninin, "insanî" hakikatı ortaya çıkartabilecek bir "kıvama", kemâle gelmesidir... Ki bu da yukarıdaki âyette ön oluşum olarak belirtilmiş; daha sonra da "ruhum" ifadesiyle "esmâ-i ilâhi’nin mânâları" anlatılmak istenmiştir! Bilindiği gibi "ruh" kelimesinin çok önemli bir anlamı da "mânâ"dır..

"Allah, Adem`e bütün isimleri tâ`lim etmişti"!.

"Ruh nefhi" ifadesiyle anlatılan, "esmâ-i ilâhi’nin" kapsamlı bir kapasiteyle ortaya çıkarılabilmesi yeteneğini oluşturan "mutasyon" olayı sonucunda, beyin kapasitesi Allah-u Teâlâ`nın "tâlim edilen" tüm esmâsının özelliklerini ortaya koyabilecek kemâlâta ulaşmış; böylece de cennet hâli diye bahsolan yaşama geçmişti Adem!..

Yani, kendi esmâ-i ilâhi’sini, zâhiren ve bâtınen bütün boyutlarda ortaya çıkarabilecek kemâl üzere Adem`i meydana getirdiği için, bu kemâlinin neticesi olarak Adem, varlıkları, mevcûdâtı değerlendirmeğe gitmişti..

Adem’in, bütün varlığı ve mevcûdâtı kendisindeki geniş mânâ kapasitesi ile değerlendirmesi sonucunda, melekler şaşırmışlar, hayrete düşmüşlerdir!... Ki bu da gayet doğaldır!. Çünkü kendi bileşimlerinde o isimlerin mânâları yok, ortaya çıkmıyor...

Bunun neticesi olarak:

"Sen mutlak olarak münezzehsin, biz ancak senin bizde izhâr ettiğin ilim kadar değerlendirme yapabiliriz..." ( 2-32)

demişlerdir...

Ve bu deyişin ertesinde de, Adem`e "secde" etmişlerdir!.

Yâni, Adem`in kemâlini, Adem`de çıkan mânâların, ilâhi isimlerin yanında kendi kapasitelerinin yetersiz kaldığını itiraf etmek sûretiyle secde etmişlerdir!... Buradaki "secde"yi, "O`nun Halife`lık kapasitesi önünde yetersiz ve âciz kaldıklarını itiraf" diye anlamak mümkündür.

Fakat, İblis secde etmemiştir!... Yani, Adem`in yapısını oluşturan esmâ bileşiminin kapsamından ileri gelen bu üstünlüğü kabul etmemiştir.

"Melekler secde etti, fakat İblis secde etmedi, o kibirlendi, kendini daha büyük gördü"!. (2-34)

İblis, her ne kadar, yapısının hammaddesi diyebileceğimiz bir biçimde, özü itibariyle bir kısım melekî güce sahip ise de, esas itibariyle "cin" sınıfındandır...

Abdullah ibni Abbas ve Said ibni Cübeyr, cinlerin, meleklerin ateşten yaratılmış bir kolu olduğunu söylüyor.

İbni Abbas`a göre ;İblis, Cennet muhafızı ve cinlerin başı, aynı zamanda da yakın gök ve dünyanın sultanı idi.

Yâni, "insansı"lar devrinde ve öncesinde, yer yüzünde ve dünya semâsında yani maddeye dönük fikirler ve değerler dünyasında, bugünkü tâbiriyle tüm Güneş Sistemi içerisinde yaşayan varlıklar cinlerdi. “İblis” lâkaplı cin ise bütün bunların, hepsinin başıydı.

"İblis" kelime olarak, Allah`ın rahmetinden umudu kesilen, Rahmete ermesinden umud kesilen, Allah`dan uzak düşmüş mânâsına geldiği gibi; "iltibasa düşen", yani, "ikileme düşen" anlamını da veriyor.

İblis`in melek değil cin olduğu ise, Kehf Sûresinde şöyle vurgulanıyor;

"İBLİS secde etmedi çünkü o CİN`dendi." (Kehf-50)

Burada kısaca şu açıklamayı tekrarlamak istiyorum:

Kâinatta ne tür varlık varsa hepsinin de aslı "melek"tir!.

"Cin" denilen "nârî" yapı, gerçekte, "nûr" denilen yapının, belli bir esmâ terkibi sonucunda yoğunlaşmak suretiyle, bir üst boyutta yeni bir tür olarak oluşmuş hâlidir.

"Madde" ise direkt olarak, "nur"un çok daha yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir!..

"İnsan" gelecekte önce "berzah" denilen "nârî" boyutta yer alacak; takdirinde olanlar da mutlak kıyâmet sonrasında bu boyuttan "nûrî" boyuta, yani "cennet" boyutuna, "nûrî" bir bedenle, "melek"leşmiş bir halde geçeceklerdir!.

"Nârî" yapıdan yaratılmış olmaları sebebiyle yapıları ve benlikleri bize göre çok güçlü olan cin"lerin âlimleri ve bu arada İblis lâkabı verilen şeytan, biliyordu ki, varlıkta bir "TANRI" kavramı yok, sadece her boyutta dilediği gibi zâhir olan ALLAH var!.. Dolayısıyla da kendisini "HAK" olarak görüyor; tam anlamıyla Firavun`luğunu yaşıyordu elindeki tüm olanaklar ve kuvvetlerle!.

Ancak kendilerinde bir kısım esmânın zâhir olmaması, terkiplerinde bir kısım esmânın zâhire çıkmaması dolayısıyle, özellikle "Tevhid, Vahdet kemâlâtı ve bunun sonucu olan Kader ilmi" konularında kesinlikle yetersiz olduklarını; ve bundan dolayı da cinlerin çok çok büyük bir kısmının müşrik olduğunu, Allah`a şirk koşanlardan olduğunu belirtmiştik "AKIL ve İMAN" ile "RUH İNSAN CİN" isimli kitaplarımızda.

Nitekim, bu Âyet-i Kerime`de, iblis`in secde etmediği, "kâfir" olduğu, yani, "gerçeği örten"lerden olduğu anlatılıyor...

Biraz önce de bahsettiğim gibi, her insan karşısındakini olduğu gibi değil, ancak kendi kapasitesi kadar değerlendirebilir.

Her insan böyle olduğu gibi, her varlık da, bu ister cin, ister melek veya insan olsun böyledir ve bu asla değişmez... Zaten kâinatta bütün varlıklar üç bölümde tanıtılmıştır: "Melek-cin-insan"... Hangi sınıftan olursa olsun, her birim, karşısındakini, ancak kendi kapasitesi kadar değerlendirebilir... Kendi kapasitesini aşan bir değerlendirmeyi yapabilmesi mümkün değildir... Kendi kapasitesindeki genişleme oranında, karşısındakini değerlendirişi de değişir..

.Dolayısıyla, cinler de, cinlerin başı olan İblis de kendi kapasitesinin dışında kalan özellikleri itibariyle Adem`i değerlendirememiş; O`nun bütün varlığının, ilâhi mertebelerin sonucu ve de isimlerin bir formülle oluşmuş bileşimi olarak meydana geldiğini müşahede edememiş..

Yâni, olayın içyüzündeki Hakikata vâkıf olamamış, "insan"ı, özellikle zâhiri yapısı olan bedeni itibariyle değerlendirmek sûreti şu kanaate varmıştır:

"O topraktan meydana gelmiştir, bense ışından!. Muhakkak ki ışınlar maddenin üstünde hükmedicidir, maddeye tesir edicidir. Öyleyse ben O`na secde etmem"!.

Yâni, üstünlüğünü kabul etmem!.

İblis`in, insanın maddeden, topraktan meydana gelmesi, kendi yapısının ışınsal bir yapı olması sûretiyle onu rahatlıkla etkiliyebilmesi yönündeki görüş, her ne kadar haklı ise de...

İnsanın bu madde bedenini yönlendiren beyninin, ilâhi isimlerin hepsini açığa çıkartabilecek bir kâbiliyet ve kapasitede var oluşunu değerlendiremeyişinin neticesinde de, "insan"ı ve ondaki "Halife" olma özelliğini inkâr etmiştir!.

Bütün bu idrâk edemediklerini inkâr sonucunda da "insan"ın Öz`ündeki, Zât`ındaki, varlığındaki ilâhî mertebeleri müşahede edememek sûretiyle "Allah"tan uzağa düşmüştür!. Burada geçen "Uzağa düşmek" acaba "mesafe-mekân" anlamında mıdır?

Şeytan,"Allah"ı anlayamamış, idrâk edememiş, neticede "insan"dan o yüce kemâlin zuhûrunu inkâr etmiş; böylece de "Allah"tan ayrı düşmüş, ilâhî huzurdan tardedilmiş"tir..

İblis`in "tardedilme"sinin anlamı; "Ulûhiyet kemâlâtının özelliklerinin zuhûrunu hakkıyla değerlendirememesi yüzünden gerçeklerden uzaklaşması" şeklinde değerlendirilir...

Bunu anlatan kelime de "LÂNET" olmaktadır!. "Uzak olma", anlamına olarak!

Şİmdi, burada üzerinde ibret alınması gerekli bir nokta vardır. O da şudur:

"İnsan"da, onun varlığını oluşturan Mutlak Varlık "Allah"ı müşahede edememenin sonucu, İblis gibi "lânet"lenerek tardedilmektir!...

Kim ki, "İnsan"a baktığı zaman onu "Allah"tan ayrı bir varlık olarak görür; onda ilâhi esmânın zuhûrunu müşahede edemezse; ondaki varlığın, Hakk`ın varlığı olduğunu anlayıp, değerlendiremezse"; bu yanlış değerlendirmesi yüzünden "İblis" yani "şeytan" hükmüyle yaşamını sürdürür!...

İnsanın insana bedenen secde etmesi kesinlikle câiz değildir!. Hazreti Rasûlullah, insanların kendisi gelirken bile ayağa kalkmalarına müsaade etmemiş, bunu yasaklamıştır!. Kendisi için başkalarının, ayağa kalkmasına, hele secde etmesine müsaade edenler, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın yolundan sapan kişilerdir!.

Ancak...

Bâtında "insan"a "secde" etmeyen de "Allah`ı inkâr" ederek "gerçeği örten"lerden olur!.. "Teşbih"in hakkını vermemiş olur...

"Çün bildin mü`minin kalbinde Beytullah var,

Niçin izzet etmedin, ki ol evde ALLAH var?.

Her ne var Âdemde var; Âdem`den iste Hak`kı sen!.

Olma İblis-i şakî, Âdem’de sırrullah var!."

Öte yandan Zâhirde "insan"a "secde" eden ise yine "Allah`ı inkâr" ederek "gerçeği örten"lerden olur!. "Tenzih"in hakkını geri bırakmış olur...

"Halife" olarak yaratılmışken, kendi varlığındaki bu yüce nimetten gaflete düşer; yalnızca karşısındakinde görüp kendindekinden perdelenmek sûretiyle, Hıristiyanların Hazreti İsa`ya karşı olan durumuna düşer; ve neticede "Halife"lık kemâlâtından mahrum kalır..

Eğer daha da gaflet ederse, karşısındaki "insan"da O`nun varlığını göremezse, bu defa da cin seviyesine düşer, şeytan seviyesine düşer ve böylece de tamamen bedene dönük değerlendirmeler içinde yiyip, içip, zevkedip,

"Belki de onlar hayvanlardan da daha aşağıdadırlar" (7179)

şeklinde hüküm yer!...

Ahmed Hulûsi

"BİLİNCİN ARINIŞI" Kitabından

xstudentxnrw 24.09.2005 11:00

biraz fazla matrix oldunuz ;O) o.T.
 
ohne Text

oezsu 24.09.2005 11:00

Sadece burayi okusanda yeterli...
 
"Halife" olarak yaratılmışken, kendi varlığındaki bu yüce nimetten gaflete düşer; yalnızca karşısındakinde görüp kendindekinden perdelenmek sûretiyle, Hıristiyanların Hazreti İsa`ya karşı olan durumuna düşer; ve neticede "Halife"lık kemâlâtından mahrum kalır..

Eğer daha da gaflet ederse, karşısındaki "insan"da O`nun varlığını göremezse, bu defa da cin seviyesine düşer, şeytan seviyesine düşer ve böylece de tamamen bedene dönük değerlendirmeler içinde yiyip, içip, zevkedip,

"Belki de onlar hayvanlardan da daha aşağıdadırlar" (7179)

şeklinde hüküm yer!...

24.09.2005 11:02

Sen aptal ve ön yargili bir ögrencisin
 
Sinifta kalacaksin :o)

300 gr lik bir et parcasi olan beyin olsa ne olur olmasa ne olur :o)

Kim görüyor onu bana söyle 300 gr lik et parcasi mi ?..

Olmayan Rüyayi gören kim ?..

Beyin mi ?
Kim duyuyor ?
Kim zevk aliyor ?
Kim aci cekiyor ?

Beyin mi ?..
Yoksa senin binek olarak kullandigin bir et kemik kütlesi mi ?..


Sen alalde bir varlik degilsin

SEN BIR ALEMSIN !..
fakat haberin yok..
O zaman aynaya bak ve sor:

KIMSIN ?..

24.09.2005 11:03

Bende Kurani kast etmistim
 
ama senin Kuranin ILAVELI ZAMLI kuran... bana yaramaz

24.09.2005 11:04

Senin icinde gecerli
 
Bence ben kesinlikle senden daha iyi kavriyorum olaylari

24.09.2005 11:05

Terbiyeni takin... ILAVELI ZAMLI DINCI o
 
ohne Text

24.09.2005 11:06

Sen isaret parmagini Gözüne bastir :o)
 
ne oldu ?..
Görüntü mü kaydi ?..

Muhahahahahahahahahahahahhahahahahahahahaha

xstudentxnrw 24.09.2005 11:07

hayal bir kitabi neden okuyayim :O)
 
ben gercek olan Kuran-i Kerimi okumayi tercih ediyorum. Onun ayetlerini cimbizlayip kendi oyunlarina alet eden mir mahlugun pisliklerinde kendimi bogmak istemem! ;O)

bu tür düsünceler uzun süredir var. ve ilmi degerleri kullanmayada calisiyorlar artik.. matrix gibi filmlerde bunlari okuyanlari daha bir gercekmis gibi görmelerine vesile olmus olabilir :O)

hayal olayi hosuma gitti.. ama o düsünce türünü benimsemis insanlarin beyinlerini atomlarini nasil düsünebildikleri ilginc bir sey. hele birde atomlarin oldugunu bilmeyen insanlar o zaman beyinlerin oldugunu düsünememe kapasitelerine sahiplerde.
"ich denke, also bin ich" sözü o zaman nasil anlasilacak :O)

olmayan bir seyin nasil düsünebilecegini hicmi düsünmediniz..

dünyayi sadece beynimizde "yaratmisiz" gibi gösteren mahluklara bak :O) Allahu tealanin sonsuz kudretinde süpheniz varsa böyle düsünmeye devam edin, yoksa Kuranda dedigi gibi gördüklerimiz ve göremediklerimiz bir cok seyin yaratildigina inanin. yani siz bilirsiniz :O)

24.09.2005 11:07

Sen yaratmissan düsmez tabi
 
aynisi gercek SÜnnetullah icinde gecerli... Allah izin vermden veya kontroll etmeden hic bir sey olmazzz...

Daaaa simdi konumuz neydi tam anlayamadim...

Birde su var.. zaten Evrenin yapisi Holografiktir... Hologram gibi calisir

xstudentxnrw 24.09.2005 11:09

problem su, iman eden cinlerde ;O)
 
onun icin her hangi bir cinin seviyesine düsmek dogru olmaz.. ama AHnin yanlis yorumlarina siz devam edin.

AMA gercekleri anlamak istiyorsaniz Kurana sarilin :O)

24.09.2005 11:09

Bu kadar yazip hic bir sey söylememek
 
gercekten Marifettir...

Neyin pesindesin anlamis degilim valla....

ALlahin Jandarmaligi falan size verilmedi...

Olay DINDE degil.. Demokraside baslar Deokraside biter....

Ancak Demokrat bir insan DINI cözebilir kavrayabilir

xstudentxnrw 24.09.2005 11:09

kendine aci, cünkü Kurana degilde AHya
 
inaniyorsun ;O)

24.09.2005 11:10

Gecmis ve gelecek su an yasanmaktadir
 
Önceki bölümde de anlattığımız gibi Allah, bizim için geçmiş ve gelecek olan tüm olay ve varlıkları, tek bir anda yaratmıştır. Kuran"da, tüm insanların ve varlıkların kaderlerinin Allah"ın katında, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:

Şüphesiz o, Bizim katımızda olan Ana Kitap"tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)

... Katımızda (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)

Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz"da) olmasın. (Neml Suresi, 75 )

Allah, başka ayetlerinde de göklerde ve yerde olan herşeyin bu kitapta olduğu gerçeğini şöyle haber verir:

İnkar edenler, dediler ki: "Kıyamet-saati bize gelmez." De ki: "Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun, o muhakkak size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O"ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır." (Sebe" Suresi, 3)

Ayetlerde de bildirildiği gibi, evren yaratıldığından beri var olan canlı cansız herşey, gerçekleşen her olay Allah"ın yaratmasıdır ve dolayısıyla O"nun bilgisindedir; yani tüm bunlar "Allah"ın hafızası"ndadır. Levh-i Mahfuz da Allah"ın Hafız sıfatının bir tecellisidir.


GEÇMİŞ VE GELECEK ASLINDA "ŞU AN" YAŞANMAKTADIR

Allah katında zaman olmadığı için, bütün olaylar tek bir anda gerçekleşmektedir ve o "şu an"dır. "Şu anda" bizim için geçmiş ve gelecek olan tüm olaylar Allah katında, bizim olayları gördüğümüz netlikten çok daha net ve canlı olarak yaşanmaktadır. Örneğin, Hz. Yunus şu anda gemideki kura sonucunda denize atılmaktadır, Hz. Yusuf şu anda kardeşleri tarafından kuyuya atılmaktadır, şu anda zindandaki ilk yemeğini yemekte, zindandan şu anda çıkarak yürümektedir. Hz. Meryem şu anda Cebrail ile konuşmakta, Hz. İsa şu anda doğmaktadır. Hz. Nuh, gemisinin ilk çivisini şu anda çakmakta, Hz. Nuh ve ailesi şu anda gemiden Allah"ın kendileri için seçtiği topraklara inmektedirler. Hz. Musa"nın annesi onun beşiğini şu anda suya bırakmakta, Hz. Musa şu anda çalılıkta Allah"tan ilk vahyini almakta, deniz şu anda ikiye yarılmakta, inananlar şu anda denizden geçerken, Firavun şu anda ordusuyla birlikte boğularak ölmektedir. Hz. Musa şu anda Hızır ile buluşup görüşmektedir, Hızır da yetim çocukların duvarını şu anda onarmaktadır. Hz. Zülkarneyn"den kendilerini korumak için bir set inşa etmelerini isteyenler, taleplerini şu anda ona iletmektedirler ve Hz. Zülkarneyn kıyamete kadar delinemeyecek ve aşılamayacak olan seddi şu an inşa etmektedir. Hz. İbrahim babasına şu anda nasihat etmekte, putperest kavminin putlarını şu anda kırmaktadır ve kavminin kendisini attığı ateş Hz. İbrahim"e şu anda serinlik vermektedir. Hz. Muhammed (sav) şu anda Cebrail"den vahiy almakta, tam şu anda Mescid-i Haram"dan Mescid-i Aksa"ya götürülmektedir. Lut kavmi şu anda yerle bir olmaktadır. Cennet ehli şu anda tahtlarda oturmuş karşılıklı sohbetler etmektedir. Cehennem ehli ise şu anda ateşe sunulmakta, büyük bir azap ve telafisi olmayan bir pişmanlık içinde acı çekmektedir.

Allah bu görüntülerin tamamını, "şu anda", bizim bilemeyeceğimiz daha keskin bir netlikte görmekte ve duymaktadır. Allah bizim duyamadığımız dalgaboyundaki sesleri de duymakta ve göremediğimiz görüntüleri de görmektedir. Bizim şahit olduğumuz ve olmadığımız tüm olaylar ve tüm sesler Allah katında her an hazırdır ve tüm canlılığı ile her an yaşanmaktadır. Bunların hiçbiri hiçbir zaman kaybolmaz, her zaman Allah"ın hafızasında tüm detayları ile yaşanır.

Bu gerçek sizin hayatınız için de geçerlidir. Örneğin dedenizden size kalan evin temeli aslında şu anda atılmaktadır. Babanız bu evde şu anda doğmaktadır. Sizin ilk konuşmaya başladığınız an da şu andır. Bugününüzden tam 10 sene sonra yediğiniz yemeği aslında şu anda yemektesiniz.

Tüm bu örneklerin karşımıza bir kez daha çıkardığı gerçek şudur: Hiçbir an, hiçbir kare, hiçbir olay, hiçbir varlık yok olmamıştır ve olmayacaktır. Nasıl televizyonda izlediğimiz bir film, film şeridine kaydedildiyse, çeşitli karelerden oluşuyorsa ve bu kareleri bizim görmememiz onların olmadığı anlamına gelmiyorsa, bizim "geçmişte yaşanmış" veya "gelecekte yaşanacak" dediğimiz olaylar için de aynı şey geçerlidir.

Fakat bir noktanın yanlış anlaşılmaması çok önemlidir: Bu sahnelerin hiçbiri bir hatıra ya da bir anı gibi veya hayal gibi değildir. Bunların tümü, aynen şu an yaşadığınız an gibi canlıdır. Herşey diri olarak korunmaktadır. Biz yalnızca Allah bize bu algıları vermediği için onları geçmiş, bitmiş olaylar olarak görürüz. Ve Allah dilediği an bize bu görüntüleri gösterebilir, bu olaylara ait algıları vererek bize de bu olayları yaşatabilir.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi, Allah için geçmiş, gelecek, şimdi hepsi birdir. İşte bu nedenle Allah"a hiçbir şey gizli kalmaz. Nitekim ayette de bu gerçeğe dikkat çekilmiştir:

Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır. (Lokman Suresi, 16)

24.09.2005 11:11

Seviye farki dersen daha iyi olur
 
Bizler Demokrat insanlariz... ayni zamanda Müslüman ve evresllik pesindeyiz...

ÖYle Amatörce ILAVELI ZAMLI DInler bizi tatmin etmez edemez... zayif ve acizane Allah anlayisiyla dolu o cesit anlayislar bize yaklasamaz

24.09.2005 11:12

Levh-i Mahfuz bir Bilgisayar mi ?..
 
Şüphesiz o, Bizim katımızda olan Ana Kitap"tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)

... Katımızda (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)

Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz"da) olmasın. (Neml Suresi, 75 )

24.09.2005 11:15

seni imansiz :o) o.T.
 
ohne Text

24.09.2005 11:17

Ben öyle görmüyorum
 
söyle ki:

Sünnet-i HÜDA : Uyulacak olan sünnet budur.Bunu kimse inkar edemez.ettigi anda Kuran i inkar eder. Cünkü Bu hal Peygamber in Vahiy altinda oldugu ve kuran i teblig ettigi Haldir.

diyorsun...
adi üzerinde... KURANi zamanina göre TEBLIG...

Bizim kopyalamiza Amatörlesmemize ne gerek var...

Aynisini yap.. yapma diye yok... AMA DINLESTIRME... diger insanlarda belki ufak bir dagisiklikle ayni sonuca varsin... adamlari engellemeyin...

KURAN KURANIN CERCEVESINDE ZAMAN GÖRE YORUMLANIR.... iste asil olanda budur...

kaldiki Sünnete uymadinmi... Günahmi kazanirsin... bunun cevabini biliyorsun... kendine sor ve cevabini al...

Birde Kurani terkediyorsun... onunda cevabini kendine sor ve sonuca var

24.09.2005 11:18

Berzah nedir matrixcigim ? :o)
 
Senin mezhebinde yeri var midir ?..

oezsu 24.09.2005 11:18

ja ja.. o.T.
 
ohne Text

xstudentxnrw 24.09.2005 11:20

abisi, ya Kuranda oldugu gibi anlarsin
 
yada AHnin dedigi gibi. sen bilirsin ;O)

matrix, yeaaaaaaah :O)


Alle Zeitangaben in WEZ +2. Es ist jetzt 10:49 Uhr.