Einzelnen Beitrag anzeigen
  #26347  
Alt 09.11.2005, 15:28
Benutzerbild von roman
roman roman ist offline
Neuer Benutzer
 
Registriert seit: 06.05.2008
Beiträge: 0
Standard o.T.

Tarihi geçmişiyle yüzyıllar boyu, yabancı ülkeler tarafından da büyük bir dikkatle incelenmiş Osmanlı İmparatorluğu, kendi içinde yaşanan gizlilikleriyle hala araştırma konusu olmaya devam ediyor. Osmanlı denilince akla gelen ‘Harem’in kapalı kapılar ardındaki sırları ise hala çözülmüş değil...



Geçen sayıdaki yazımda Osmanlı Kadınları değil, Harem’den yola çıkarak Osmanlı’da Saraylı kadınları anlatmaya çalışmıştım. Araştırmaya çalıştığım konu yalnızca Harem’le sınırlıdır. Bunun altını önemle çizmek istiyorum. Bu konuyu işlerken amacım, Osmanlı’yı ne körü körüne savunmak ne de acımasızca eleştirmektir. Osmanlı Vakfı Yayınları dahil olmak üzere tüm yazarların yorumlarını katarak konuyu ele aldıklarını gördüm. Ben de Harem’le ilgili elbette ki o kaynakları hiçe saymadan ama kendi yorum ve bakış açımı da ekleyerek konuyu değerlendirmeye ve sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. Böyle geniş bir konuyu bu sayfalarda uzun uzudaya paylaşma şansımız ne yazık ki olamaz. Elimdeki mevcut kaynaklardan edindiğim bilgilere biraz seçici yaklaştım ve yazarların görüşlerine yer vermeye çalıştım.

Neden Osmanlı Kadını değil de Harem kadınını anlatmaya çalıştım? Çünkü Osmanlı kadınlarının sahip oldukları bir takım hukuki ve toplumsal imtiyazlar Harem’le birlikte yitirilmiştir. Meral Altındal bunu şu cümlelerle özetlemiştir: “Harem ve poligami (çok karılılık) saraydan başlayarak üst tabaka arasında yayılmaya başlamıştır. Aile hukukunda değişmelerin yaşandığı bu dönemde kadın, eski Türklerden gelen birçok haklarını yitirmiştir. Kadının evleneceği erkeği seçme, boşanma, miras gibi hakları azalmıştır.”

İlk Türklerde Harem yoktu. Osmanlı’yla birlikte oluşturulan Harem’e Leh, Kırım, Çerkez gibi birçok ülkeden esir düşen güzeller alındı. Ve Osmanlı Padişahları haram olan gayriresmi kadın ilişkilerini böylece meşrulaştırmanın bir yöntemini de bulmuşlardı. Padişahlar Haremlerine aldığı cariyelerin en güzelleriyle istediği anda, nikahsız olarak birlikte olabiliyordu.

Kaynakları büyük bir hayretle okurken, yaşananları gözümde daha iyi canlandırabilmek için Topkapı Sarayı’nı ziyaret ettim. Kimi bölümler tadilat ve düzenleme nedeniyle kapalıydı. Her Padişah döneminde el değiştiren ve zamanla restarasyondan geçen Harem’de dönen entrikalardan, zevk alemlerine kadar olayları en sade halleriyle zihnimde canlandırmaya çalıştım. Valide Sultan’ların ihtişamlı duruşları ve ikbal olma yarışıyla kendini padişaha beğendirme ve hamile kalma uğraşları içinde geçen hanım ve köle kadınların yaşam öyküsü...

Saraylı da olsa, kadına gereken değer verilmemiş ve itaate mahkum edilmiştir. Ne acıdır ki, bugün bile Osmanlı kadınlarına ait tarihsel emanetlere istisnalar dışında rastlamak mümkün değil. Padişahlara ait cübbeler, tılsımlı gömlekler, tören kıyafetleri, kullandıkları günlük ve savaşlık tüm techizatlar bugüne dek korunabilmişken, kadınlarına ait eşyalar istisnalar dışında muhafaza edilememiştir. İslam Eserleri Müzesi’nde sergilenen eşyaların dışındaki kimi eşyanın Topkapı Sarayı’nda deprem kaygısıyla sergiden kaldırıldığı ve depoda bekletildiğini üzülerek öğrendim.



Saray’da kadınlar padişah için vardı



Sarayda kadınlar, sadece kadınlık görevini yerine getiren ve erkek işlerine karışmaması kanun olan varlıklardı. İstendiği anda padişahın koynuna sokulan kadın için kendini padişaha kabul ettirmek, ömrünün sonuna kadar sarayda yaşayabilmek demekti. Köleliğin yaygın olarak vuku bulduğu Osmanlı’da, köle olarak satılan güzel kadınların esir düşmeden önce kendi ülkelerinde rahat, mutlu bir yaşamları vardı. Ama savaş onları Osmanlı’nın elinde satışa çıkarılan bir köle yapmıştı. Bu vesileyle saraya alınan kadınlar, cariye ve ikbal olma yarışıyla Haremin tek yöneticisi Valide Sultan’lık mücadelesi vermek zorunda kalmıştır.

Padişah ve ailesinin evi olarak kabul edilen Haremler, Padişahın annesi Valide Sultan’ın denetiminde idare ediliyordu. Harem’de yalnızca kadınlar yer alabilirdi. Dolayısıyla yönetimi de Padişahın en yakını, kendine can veren annesinin denetiminde, emin ellerde olmalıydı. Keza o dönemki kanun da, bunu vacip görmüştü. Valide Sultan, sarayın en önemli ve en güçlü kişilerinden biri konumundaydı. Valide Sultan’ın dönem dönem yalnızca Harem’de değil imparatorluğun bütününde de belirleyici bir gücü olmuştur. Haremin kadın efendisi Valide Sultan, eğer padişah olan oğlu yönetimde zayıf ise yönetimini kendi idaresinde yönlendirmeye çalışırdı.

Bilinmeyen Osmanlı kitabında, 1960"lı yıllarda Harem"in restorasyonunda görev almış Fransız tarihçisi Robert Anhegger ile evli olan Mualla Anhegger"den alıntılarda saraylı kadınların iktidar mücadelesi şöyle anlatılıyor:

“... Yalnızca güzel değil, aynı zamanda zeki de olanlar devlet kademelerinde yükselmek istiyorlar. Bunda şaşılacak, ya da ayıplanacak bir yan göremiyorum. Kendilerine güvenen erkekler gibi, haremin kadınları da şanslarını sonuna kadar zorluyorlar. Sanılanın aksine, yükselmek için dünya güzeli olmaya gerek yok. Kendisine verilen eğitimi en iyi özümsemiş olan, güzel yazan, güzel konuşan bu yarışa avantajlı başlıyor."

Valide Sultan’ın Harem üzerindeki koşulsuz hakimiyeti kimi zaman sıkıntılı anlar yaşanmasına neden oluyordu. Padişahın beğendiği ve bir takım imtiyazlar tanıdığı cariye ve gözdeleriyle Valide Sultan arasında yaşanan ciddi çekişmeler, keza ülke yönetiminde söz sahibi olan ancak Valide Sultan’la bir türlü yıldızları barışmayan sadrazamlarla gizliden gizliye süren iç savaşlar, saray içi entrikaları olarak Osmanlı tarihinde izler bıraktı. Padişaha çocuk doğurarak Valide Sultan olma hayalleri, cariyelerin kendi arasında ve Valide Sultan’la amansız kavgalara ve akıl almaz ölüm sahnelerine neden olduğunu yine yazılı kaynaklardan okuyarak öğreniyoruz. Yetkilerini bu uğurda kullanmaktan hiç çekinmeyen Osmanlı’nın Valide Sultanları, hem padişah üzerinde hem de Harem halkı üzerinde komplolarla bu yetkilerini kullanmaya çalışmıştır. Roxelana olarak tanınan Rus kölesi "Hürrem Sultan"ın eriştiği güç ve etki iyi bir örnektir. Zekasıyla yükselen Hürrem Sultan, 1541 yılında sadece ikinci kadın iken, türlü entrikalar sonucu Sultan Süleyman"ın yasal karısı olmuş ve saraya taşınmıştır. Esir pazarlarından satın alınarak saray kadınlığı yapan ve Valide Sultanlığa kadar yükselen bu kadınların en bilinenleri Kösem, Nurbanu, Safiye, Gülnuş Sultan’dır.



Cariyeler



Dört karılılık hükmünden hak kazanan erkeklerin cariyelerle de ilişki kurması mümkün-dü. Prof. Dr. Ahmed Akgün-düz “Osmanlı’da Harem” kitabının 160. sayfasında cariyeleri ve statüsünü şu sözlerle anlatıyor:

“Efendinin, cariyesi ile karı-koca hayatı yaşama hakkına ‘istifraş hakkı’ diyoruz. Efendinin köle veya cariye üzerinde sahip olduğu mülk-i menfaatten kaynaklanan onları çalıştırma hakkına ise ‘istihdam hakkı’ diyoruz. Cariye demek, Efendinin birinci derecede istihdam hakkı bulunan kadın köle demektir. Efendilerin istifraş hakkına, yani istedikleri zaman cinsi münasebet hakkına sahip oldukları cariyelerin hususi statüleri vardır.” Sonuç olarak, hoşa giden, cilveli ve endamlı bulunan cariyeler birinci sınıf cariye statüsünde hizmet verir ve bunlar padişahla istendiği taktirde cinsel münasebet kurmaya mecbur cariyelerdir. Genelde savaşlardan köle olarak satın alınan bu cariyelerin padişahla yatmak, ona ve eşlerine hizmet etmekten başka hiçbir şansı olamazdı. Tek kurtuluşu hamile kalmasıydı.



Çocuğu olan cariyeler, eşliğe yükselebiliyordu



Osmanlı Padişahları, kendine çocuk armağan eden cariyesini ödüllendirebilir, hele de kendine erkek çocuk doğuran (Ümm-i Veled) cariye eşliğe kabul edilebilirdi. Ama elbette ki tüm bunların olması Padişahın iki dudağı arasındaydı. Onu isterse nikahlayabilir ve resmi eşi onuruna yükseltebilir ve evine kabul edebilirdi. Ümm-i Veled olan cariyeler genelde kadın efendi ya da ikbal olmuşlardır ve bu sayede bir nebze konum yükselterek biraz ayrıcalık kazanmışlardır. Yine de hizmetli ve köle olarak Harem’e giren bu cariyeler padişahlarıyla istendiği her zaman nikahsız cinsel ilişkiye girebildiği gibi, Padişah bu cariyeleri bir başkasına hizmetçi olarak çalıştırabilirdi de. Kadın cariyelerin gerçek hürriyetlerine kavuşmaları için hizmet verdiği padişahlarının ölmesi gerekiyordu. İslam Hukuku’na göre hüküm böyleydi ve Padişahlarının vefatlarından sonra cariyeler hür sayılmışlardır.

Cariyelerin kadınlık hizmetinden faydalanan, cariyelere düşkünlüğüyle anlatılan devlet adamlarından biri de 85 yaşını geçmiş Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’dır.

III. Murad dönemi, Harem’in en zengin dönemi olarak geçer. Haremindeki cariyeler Padişah III. Murad’a 103 çocuk doğurmuş, ölümünden sonra 20 oğlu ve 27 kızı kalmıştır. En büyük oğlu (III. Mehmet) tarafından 7 hamile kadın ve 19 kardeşini öldürtmüştür.

Fatih’ten sonraki Osmanlı Padişahları, birlikte olduğu cariye sayısını arttırmış hatta padişahlar kimi cariyeleriyle de nikah yapmışlardır. Karı-koca hayatı yaşadığı bu tür cariyelere ‘Baş kadın efendi’ deniyordu. XVII. yüzyılın sonuna kadar bunlara ‘Haseki’ veya ‘Haseki Sultan’ denilmiş, her padişahın farklı sayılarda kadın efendisi olmuştur. Bunlara ikbal de denir. İkballer kendi aralarında sıralamaya göre isimlendirilmiştir. Ayrıca aday konumundakilerin ilklerine ‘gözde’ diğerlerine de ‘peyk’ adı verilmiştir.

Akgündüz’ün, 31. sayfada padişahların en fazla 18 kadınla birlikte olduğunu belirttiği Osmanlı’da Harem kitabının bu defa 34. sayfasında Osmanlı Padişahlarının en fazla 20 kadınla birlikte olabildiğini belirtmiş. Gerçi Profesör rakamların pek ehemmiyet taşımadığının farkında; söz ve yetki hakkına sahip padişah ister 18, isterse de 20 kadınla beraber olur. 300 yıllık imparatorluk sürmüş ve ülkelere hükmetmiş Osmanlı padişahlarının en büyük ödülü kadınlar olmuş. Uzun zamana yayılan fetih dönüşlerinde Harem’e kapanan Osmanlı Padişahları tüm yorgunluklarını kadınların arasında atıyordu. Padişahın elbette ki canının istediği kadınla yatma özgürlüğü de pek tabii karşılanmalıydı. Profesör doktorumuz, Osmanlı Sultanlarının başkalarının namuslarına göz dikmemeleri ve nefsi arzularını meşru dairede tatmin etmeleri için Kur’an’ın yasaklamadığı bu yolu seçmelerini normal karşılamış. Özellikle günümüzde duyulan ve işitilen metres hayatının yanında, bütün bu anlatılanları rezalet diye vasıflandırmanın da çok bir büyük hata olabileceğini vurgulamış.



Cariyelerin cinsel tercih seçimleri yoktu



Sarayın gündelik hizmet ihtiyacını karşılayan cariyeler, padişah kendini beğenirse O’na kadınlık yapmak zorundaydı. Padişahın resmi eşleri dışında saray içindeki birlikte olduğu cariyelerin sayısı belli değildir. Hareme giren, sayısı bazen 500’ü bulan cariyelerin yalnızca padişaha kadınlık yapma zorunluluğu var. Birlikte olduğu cariyelerin Padişaha ait olmak şartıyla başkasına kadınlık yapması haram kabul edilmiş. Padişahın bu tür cariyelere karısı gibi muamele etme zorunluluğu varmış. Yani İslam Hukuku’nda belirtilen dört eşlilik ilkesi Padişahlarda artı cariyeler olarak genişletilmiş ve imtiyaza dönüşmüştür. Cinsel tatmin için padişaha sunulan cariyelerin buna itiraz hakkı bulunmamakla birlikte, cinsel tercih diye bir seçicilikleri de söz konusu olmamıştır. Bu cariyelerle nikah yaparak eş konumuna yükseltmek mümkünken; başta hukukçular olmak üzere hür kadınlar varken, bu tür cariyelerle nikah yapılmasını tavsiye etmemişler.

Cariyelerle adı anılan Osmanlı Padişahlarının bir de İç oğlanlarıyla yaşanan maceraları da ayrı bir yazı konusudur.

İslam Hukuku’nda geçen bir hükümde; “Genç bir hoca veya terbiyeci, genç ve bıyığı bitmemiş çocuklarla, fazla yalnız kalmasın; zira nefis insanı kötülüklere sevk edebilir. Hatta bu tür gençler, yüzlerine peçe bile örtebilirler. Bu tür gençlere ‘şâbb-ı emred’ denilir. Oğlanlarla yaşanan cinsi münasebetlere tedbiren konulan bu tür hükümler Osmanlı’da oğlancılığın yaşandığını doğruluyor. Hatta bunu bir edep kaidesi kabul eden yazarlarımız, bu hükme bazı Osmanlı Padişahlarının uyduğunu ve bir kısım iç saray görevlisi içoğlanlarına yüzlerini peçe ile örtmelerinin emredildiğini belirtiyor. Reşad Ekrem Koçu, “Kösem Sultan” isimli kitabında, Kösem Sultan’ın karşısına haseki sultanlar çıkmasın diye Murat’ı haremden uzaklaştırdığını ancak bu defa da Enderun’da genç oğlanlarla birlikte olan Murat’ın bu nedenle Kösem Sultan’dan nefret ettiğini yazıyor. İçoğlanlarla en çok ilişkisi olduğu iddia edilen Padişahlardan biri de IV. Murat’tı. Murat’ın içoğlan denilen saray hizmetlisi erkeklerle bu denli çarpık ilişki içinde olmasının asıl nedeni, cinsel tercih mi yoksa annesi Kösem Sultan’ın onu Harem’den mahrum etmesi midir bilinmez?



“Oğlan teni sıcaktır”



Meral Altındal’ın “Osmanlı’da Harem” kitabında yer verdiği, Ziyar Oğullarının Emir Keykavus (475/1082) tarafından oğlu için hazırlamış olduğu Kabus-name’de; Osmanlı Padişahlarının oğlan ve kadın ilişkilerine yönelik, “Ve yaz olunca avretlere meylet, kışın oğlanlara ki, sağlık ve esenlik içinde olasın. Çünkü oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse sağlığa zarar verir. Ve avret teni soğuktur, kışın iki soğuk bir araya gelirse teni kurutur.”demiştir.

Tam burada da konuya Kuran-ı Kerim’in Asaf Suresi, 80-84’le giriş yapmıştır: “Çünkü siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşmaktasınız.” Altındal, Tarih-i Gılmani, Mehmet Halife’ye ait ve Kamil Su’nun sadeleştirdiği Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eserleri(1976) kaynaklı konunun devamında şöyle diyor: “Ülfeti mahlasıyla şiirler yazan Mehmet Halife, IV. Murat, Sultan İbrahim ve IV. Mehmet devirlerini görmüş bir devlet adamıdır. Kendisi de gençliğinde bir içoğlanı idi ve padişaha yazdığı övgüde: ‘Sarayın cennet gibidir. Bu Enderun oğlanları da orada huriler ve gılmanlar gibidir. Kıyamete kadar mamur olsun’ diyerek döneme ışık tutmuştur.”

Buna şiddetle karşı çıkan Prof. Dr. Ahmed Akgündüz şöyle cevap veriyor:

“Enderun, yani İç Saray’da çalışmak üzere yetiştirilen İçoğlanlarının yakışıklı olması, Padişahların gayr-i meşru arzularını tatmin için değildir. Belki İç Saray yani Osmanlı Devleti’nin en geniş sınırlara ulaştığı dönemlerde toprak alanı 24 milyon km2’yi bulan bu muhteşem devletin Devlet Bakanlığı sarayı demek olan bu mahalde çalışacak personel dikkatle seçilmeliydi. Elinin, ayağının, gözünün, kulağının özelliklerine göre, bir insanın ahlaki yapısı az çok tesbit edilmekteydi. İşte Enderun’da çalışacak olan içoğlan denilen personel, bu konuda uzman olan kişilerce seçilmekteydi. Gılman veya İçoğlan denilmesinin bir sebebi de, burada bugünkü gibi kadın personel çalıştırılmamasındandır.”

İç Saray’daki oğlanların yakışıklı olmasının Padişah açısından değil de, kendi aralarında muhtemel bir gayr-i meşru durumdan sakınılması için çok dikkat çekenlerin yüzlerine peçe örtmesinin emredilmesinin doğru olabileceğini kabul eden Akgündüz, bu durumla ilgili şu yorumu getiriyor: “Ancak bu Padişahın onları başkalarından kıskanmalarından dolayı değil, bu konudaki şer’i bir hükmün tatbikinden ileri gelmektedir. Gerçekten İslam hukukunda bir hüküm vardır: “Genç bir hoca veya terbiyeci, genç ve bıyığı bitmemiş çocuklarla, fazla yalnız kalmasın; zira nefis insanı kötülüklere sevk edebilir. Hatta bu tür gençler, yüzlerine peçe bile örtebilirler. Bu tür gençlere şabb-ı emred denilir.”* Bu hükme, bazı Osmanlı Padişahları uymuşlar ve bir kısım İç Saray görevlisi içoğlanlarına yüzlerini peçe ile örtmelerini emretmişlerdir. (*)İbn-i Abidin, Redd’ül-Muhtar, c. VI; Krş. Pakalın, Tarih Deyimleri, II, sh. 28-29”

Akgündüz, Padişahların da insan olabileceğini ve bazı kadınlara karşı aşırı sevgi duyduğu hatta aşık olduğunu belirtir. Ve padişahın hanımı olmak isteyen kadınlar arasında bazı tatsız hadiseler meydana gelmiş olabileceğini kabul ediyor ve Harem’le ilgili eleştiri yöneltenlere, “Ancak Osmanlı Haremi, Padişahları, Fatihleri, Yavuzları ve Kanunileri yetiştiren bir terbiye yuvasıdır; bir kısım insanların kendi hayatlarında yaptıkları gibi seks alemi yapılan ve seks partileri düzenlenen çirkin mekanlar değildir”, “Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin iyilikleri de vardır, hataları da vardır” diyerek gerçeği kabulleniyor.

Kadınlar arasındaki kavgalar da cezasız kalmıyordu. Kalfalar, suç işleyen kadınları döverek hatta suç boyutu büyükse sürdürerek cezalandırıyor, suç işlemeye devam edenler ya da hataları affedilemez olanlar, ellerindeki servetleri alınarak padişahın emri ile saraydan uzaklaştırılıyordu.



Büyücü cariyeler, ceza olarak çuvalla denize atılıyordu



Bazı iddialara göre haram ve günah kabul edilen büyücülük gibi işlerle uğraşanlar, bir çuval içine konulup, ağzı bağlanarak gece yarısı denize atılırmış. Ancak bu iddianın ne kadar gerçek olduğunu bilemiyoruz. Öyle ki; bir eğlence sonra Deli İbrahim’in Harem’deki tüm cariyelerden sıkıldığı ve yenilerini almak için toplu olarak aynı gece içinde 300 kadar kadını çuvallar içinde Boğaz’ın sularına attığı da yazılanlar arasındadır. Bunlardan yalnızca bir kadının kurtulmayı başararak bir gemiye binip Paris’e kaçtığı iddia edilenler arasında.

Saray erkeklerine cinsel münasebette sınır koyan Osmanlı, Yeniçerilere evlenmeyi yasaklamışken, Hareminde yüzlerce cariye bulundurması pek tabi olarak sarayda istenmeyen cinsel münasebetlerin ve entrikaların olmasına neden oluyordu. Padişahın istediği zaman, istediği yerde birlikte olması mümkünken; kadınların yalnızca Padişahın kendiyle birlikte olmasını beklemesi de ayrı bir huzursuzluk nedeniydi. -Erkek cinsel tatminlik yaşarken, kadının bu konuda ciddi bir boşluk yaşaması yine kadının ruhunda yaratılan ayrı bir tahribattır.- Kendini güçlü hisseden sabırlı cariyeler bekleyişlerini zafere dönüştürmek için de planlar geliştirip türlü entrikalara başvuruyordu. Padişah eşlerinden bazıları kocalarından hamile kalan kadınları karnındaki çocuğu düşürünceye kadar dövmeye hatta ve hatta öldürmeye bile teşebbüs ediyordu.



İşkenceli hadım yöntemleri



Hareme yabancıların girmesi yasaktı. Hele de erkeklerin. Osmanlı’da harem içindeki kadınları korumak amacıyla hadım kullanılırdı. Harem’de Valide Sultan’dan sonra Darü’s-saade Ağası yönetiminde olan Hadımlar görevliydi. Adeta insan irisi Araplardan seçilen zenci hadımlar zararsız hale getirilerek hadımlık görevine veriliyordu.

N. M. Penzer’in 1936’da yazmış olduğu “Harem” adlı kitabında anlattığı hadım edilme yöntemleri harem gerçeğinin farklı bir yanını da ortaya koyuyordu. Acı dolu gerçekler hadım adaylarının işkenceli göreve hazır edilme operasyonlarını anlatıyordu.

Burada anlatılan acı gerçekler haremi koruyacak bu hadımların, hadım edilme yöntemleridir. Çin’de, Mısır’da ve Osmanlı’da farklılık göstermeyen bu hadım edilme yöntemleri üç şekilde yapılıyor:

Sandali veya Tamamen Traşlı: Organlar tek bir harekette, keskin bir bıçak yardımıyla tamamen kesilir. Teneke ve ahşap bir tür, üretraya sokulur. Yaraya kaynar yağ sürülür ve hasta taze tezek yığınına yatırılır. Yiyecek olarak süt verilir. Eğer hadım edilen kişi genç birisi ise çoğu kez yaşar.

Penisi Kesilen Hadım: Cinsel ilişki ve döl verme yeteneği yerindedir, fakat penisi yoktur.

Hadım: Testisleri kesilmiş veya ezilmiş, burulmuş olan klasik Thlibias ve Smivir.

Bir de operasyonun yapılış biçimini duyduğunuz da sakın dudaklarınız uçuklamasın!

Erkeğin göbeğinin hemen alt kısmı ve bacakların baldır kısmı, beyaz bandajlarla sarılır. Sırt üstü yatmış olan hadım adayının, üzerinde operasyon yapılacak olan bölgeleri acı biber karıştırılmış su ile üç kez yıkanır. Orak benzeri bir kesici ile hem testisler hem de penis mümkün olduğunca dipten kesilir. Hadım etme işlemi yapılmış olduğundan penis kökündeki kanala gümüş bir iğne veya metal çubuk sokulur. Daha sonra yara soğuk su içine yatırılmış kağıt ile dikkatlice sarılır. Bandajlama sonrası hadım, iki adet “bıçakçı” yardımıyla birkaç saat yürütülür ve daha sonra yatırılır. Hasta, tuvalet ihtiyacını gideremeyeceği için 3 gün boyunca sıvı verilmez. Üç gün sonra bandajlar açılır ve tüp çıkartılır. Hasta idrarını yaparken kanama olmaz ise sorun kalmamış demektir. Aksi takdirde kanallar şişmiş demektir. Ve hasta ölür. Erkekliklerinden tamamen arındırılan ve harem kadınlarının koruma ve hizmetine sunulan hadımların yine yazılı kaynaklarda saray içinde yaptıkları evliliklerinden de bahsediliyor.

Hadım alırken nelere dikkat edilmesi Kabus-name’de şöyle anlatılıyor:

“Geldik imdi hadım olarak istihdam etmek için alacağın kulun nişanlarına... Gayet kara ve ekşi yüzlü ve yüzü buruş buruş olsun. Gövdesi zayıf, derisi kuru, saçı yufkacık, dişleri seyrek, sesi incecik ve baldırı ince olsun. Dudağı kalın, burnu yassı, parmakları kısacık, boyu büğrü ve boynu ince olsun. Bu dediğim gibi olunca sarayda hadım olmaya yarar. Amma sarayda ak hadım olması gerekmez. Hele ki benzi kızıl olursa. Sonra gayet sakın sarışın hadımdan, çok çekin bu cinsten. Hele saçı yoluk, gözü sulanır, çapaklı ve yaşarır olursa. Derler ki, kendi sever avreti ya da başkasına sevdirmek için pezevenklik eder. Hasılı bunun gibiden hayır gelmezmiş.”