Vaybee!
 
  #1  
Alt 27.07.2019, 18:18
Benutzerbild von __BIRESKIYA
__BIRESKIYA __BIRESKIYA ist offline
Erfahrener Benutzer
 
Registriert seit: 11.04.2018
Beiträge: 176
Standard Anadoludan İnsan Manzaraları

Galiba sekiz dokuz yaşlarındaydım. Bir Orta Anadolu kasabasında büyüyordum. Babam gazozcuydu. Bir gün tüm kasaba çarşı meydanındaki kahvenin önünde toplandı. Her gün kapısının önüne gazoz bıraktığım kahvenin sahibi, yaşlı hoş sohbet amca yanında çırak olarak çalışan, benim yaşlarımda esmer yetim bir çocuğa, İhsan’a iki yıldır tecavüz ediyormuş. Çocuğun bu durumunu, kasabaya yeni tayin olmuş, nüfus müdürlüğündeki memur fark etmiş ve iş onun gayretiyle açığa çıkmış.
Kahveci, kalabalığın arasından elleri kelepçeli polis otosuna doğru giderken, akrabamız rahmetli İsmail abi söktüğü kaldırım taşını bağırarak kahveciye fırlattı. Başına yana eğmezse kafasını parçalayacak iri taş gitti kahvenin su oluğuna çarptı ve ezdi. Her sabah gazoz dağıtmak için dolaştığım çarşı içinde, çocuk kafamda hiç unutamadığım görüntülerden biridir, ezilmiş su oluğu.
Kahveci nedense bir süre sonra işinin başına döndü. Artık bu dünyada yerinin olamayacağını düşündüğüm kahveci yine çay yapıyor, dağıtıyor, oturanlara laf atıyor, şakalaşıyordu. Ona taş atan İsmail abi de hiçbir şey olmamış gibi kahvede okey oynamaya devam ediyor, arada sırada kahveciyle laflıyordu.
İhsan’ı bir daha hiç görmedim. İstanbul’a, akrabalarından bir terzinin yanına çırak olarak gittiğini söylediler. Bir daha o kahvenin önüne gazoz bırakmadım.
Orta okula gidiyordum. Sabah annemin kirkit sesleriyle uyanır, onunla birlikte güne başlar, yatağın içerisinde o günkü derslere bir kez daha bakardım. Annem sabah namazı için kalkmış, abdest almış, mırıl mırıl dualarla odada geziniyordu. Bir ara pencereye yanaştı ve dikkatlice dışarı baktı. Sabahın o ıssız sessizliğinde, belli ki annemin tanıdığı bir kadın ayağında terlikler telaşlı telaşlı bir yerlerden geliyor. Annem bir süre merak ve kaygıyla dışarıyı izledi. “bunun ne işi var bu saatte” dediğini duyar gibi oldum.
Öğleye doğru kasabanın biraz dışındaki bir üzüm bağının kenarında, bir asmanın dibinde kundağa sarılmış yeni doğmuş bir çocuk cesedi buldular. O sabahla ilgili annemle hiçbir zaman konuşmadım.
Büyüdüm! Doktor oldum. Mecburi hizmet yılları! 23 yaşında bir çocuğum. 1984 yılının puslu, soğuk bir Ankara Kasımında, Sıhhiye’de Sağlık Bakanlığı’nın kasvetli geniş salonunda heyecanla torbadan çıkacak köyün ya da kasabanın ismini bekliyordum.
Mecburi hizmet için çekilen kurada arkadaşlarımın çoğu doğu ve güneydoğudaki sağlık ocaklarına giderken benim bahtıma da Ankara yakınlarındaki bir köyün sağlık ocağı çıkmıştı.
Hayatımın en güzel, en coşkulu ve en pırıltılı yılları! Ha deyince elmayı dalından, yıldızı yerinden kopardığım, imkansızın farkında olmadığım yıllar.
Bir gün, her sabah olduğu gibi 100-150 kişilik bir hasta kalabalığı muayene odamın önünde bekleşiyordu. Bir ara, deneyimli hemşirem Mesude hanım kapıyı açarak bağırdı. “rapor için bekleyen” Onca insanın arasından orta yaşlı sakallı bir adam ve yanındaki 7-8 yaşlarında başı önünde bir çocuk. Remzi oğlu Bektaş. Kalabalığı yararak odama girdiler. Adam çocuğun babasıymış, akrabalarından biri Bektaş’a tecavüz etmiş, jandarma adamı yakalamış, Bektaş için fiili livata raporu hazırlayacakmışım. Anüs muayenesi yapmam gerekiyordu. Sağ el bileğinin iç kısmındaki soluk adliye mühürü ile başı önünde sessizce bekleyen o çocuğu hasta muayene masasına çıkartıp, diz dirsek pozisyonunda muayene etmeye çalışırken, çocuğun başını kaldırıp korkuyla yüzüme bakmasıyla içim ezilmiş, ne yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi bilememiştim. Onun başına gelenle benim muayene usulüm birbirine o kadar benziyordu ki. İşimiz bitti, onlar geldikleri gibi gittiler. İçimde kalan, Bektaş’ın sağ el bileğindeki mor adliye mührü.
Mecburi hizmet yılları! Her seferinde içimi sızlatan, ama bir o kadar da beni büyüten anılar. Bir başka gün de, merkeze epey uzaklıkta bir köye, kendini asarak intihar eden genç bir kadının otopsisi için gitmiştik.
Savcıyla yolda giderken hemen öğrenivermiştim bütün hikayeyi. Yeni evli genç kadının (adı Reyhan’dı.) kocası askere gidiyor. Kayınpeder tecavüz ediyor ve genç kadın hamile kalıyor. Kaynana her şeyin farkında, ama suskun. Genç kadın için bir tek çözüm kalıyor. Evin kilerindeki seren direğine asıyor kendini.
Savcının “biz gelinceye kadar hiçbir şeye dokunmayın” talimatına harfiyen uymuşlar. Kilere girdiğimde ilk gördüğüm şey, koca seren direğinde sallanan ayağı şalvarlı, çenesi bağlı küçücük genç bir kadının cesedi, yerde yuvarlanmış bir sandalye, hemen onun yanında bir bohça, içinde kefen bezi, sabun ve lif, bir entari, birkaç küçük takı. Genç kadın sanki bir yolculuğa çıkar gibi hazırlanmıştı.
Cesedin yanında bir başka şey daha sallanıyordu. Bir teker sızgıt. Yazdan hazırlanıp, kışa saklanan ve genellikle tavana iple asılarak bekletilen kavrulmuş et tekeri. Yarısı yenmiş. Yanında genç kadın. Dışarıda genç kadını yıkayacak kazanın yanında sessizce bekleşen köylüler. Uyuyamamıştım gece lojmana döndüğümde.
Aradan 25 yıl geçti. Şimdi İstanbul’dayım. 1 Aralık tarihli gazetelerde şöyle bir haber var: “Urfa’ da berdel verilen Şahe Fidan kocasıyla kavga edip, daha fazla dayanamayarak sığındığı baba evinden geri gönderilince, 1,5 yaşındaki bebeğini sırtına bağlayıp, evin banyosunda kendini astı.” Şahe’nin yakınları “bizde evlenen kadının koca evinden ancak cesedi çıkar” demişler. Onlar haklı çıkmış yani. Şahe kızım, sana ipin ucundan başka bir çare bırakmayan ülkemde hala neler gündemde bir bilsen. 1,5 yaşındaki kara gözlü oğlun seni çıktığın yolculukta yalnız bıraktı. Artık onu hırsızların ve üç kağıtçıların saygı gördüğü, soytarıların alkışlandığı, alçakların ve hainlerin baş tacı edildiği bir ülke bekliyor. Dilerim bir gün sağ salim büyüdüğünde bir büyük kentin kara duvarlı sefil bir mahallesinde umutsuzluk ve acılar içinde kaybolmaz.
Hekimliğimin yirmi beş yılı yetmedi kendisini ipe vermekten başka çare bilmeyen kız kardeşlerimin yarasına merhem olmaya. İhsan’ın yalnızlığına derman olmaya. Bektaş’ın bileğindeki mührü silmeye. Reyhan’ı bir kez olsun dinlemeye. Yetmedi. Bundan sonra yeter mi bilmem. Dilerim ülkemi yönetenler bir gün uyanırlar bu ölüm uykusundan. Dilerim bizden sonrası için bir parça ümit kalmıştır hala!
Ercan Kesal
  #2  
Alt 29.07.2019, 12:40
Benutzerbild von __BIRESKIYA
__BIRESKIYA __BIRESKIYA ist offline
Erfahrener Benutzer
 
Registriert seit: 11.04.2018
Beiträge: 176
Standard Kara Fatma

GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün
Kara Fatması...

Esmerdi.
Kara kaşlı kara gözlüydü.
Simsiyah elbise giymişti.
Simsiyah pantolon giymişti.
Çizmeleri simsiyahtı.
Tüfeği simsiyahtı.
Kemerinde simsiyah kama vardı.
Kamçısı simsiyahtı.
Atı bile simsiyahtı.
34 yaşındaydı.
Erzurumlu'ydu.

Binbaşı eşini Sarıkamış'ta kaybetmişti.
Erzurum Kongesi'nde denk getirememiş, üç gün at sürerek Sivas Kongresi'ne gelmiş, yolunu gözleyip Mustafa Kemal'in karşısına dikilmişti.
"At binerim, silah atarım, bana iş ver" demişti.
Fatma Seher'di.

Tarihi sıfatını Mustafa Kemal taktı. "Keşke bütün kadınlar senin gibi olsa Kara Fatma" dedi!
Elinin hamuruyla erkek işine karışmasın gibi cinsiyetçi yaklaşımlar, Mustafa Kemal'in ciddiye bile almadığı kavramlardı. Kadının insandan bile sayılmadığı dönemlerdi ama, Mustafa Kemal için kadın veya erkek ayrımı yoktu. Yürek var mı, ona bakıyordu.

Kendi elyazısıyla görev pusulası yazdı, imzaladı. "Istanbul'a git, Üsküdar'lı Kuvvacı albay Neşet Bey'i bul bu pusulayı ona ver" dedi.
Gitti, buldu... Pusulayı okuyan Neşet Bey'in yönlendirmesiyle İzmit bölgesinde görevlendirildi. Aralarında kendi kızının olduğu 15 kadınla milis müfrezesi kurdu. İki ay geçti, emrindekikerin sayısı 700'e yaklaşmıştı. 43 kadın, 600 küsür erkeğin komutanıydı.

Sadece kara gözlü değildi.
Gözükara'ydı.
İnönü'nde, Sakarya'da çarpıştı.
Yanindaki kadınların 28'i şehit düştü.
Kızı elinden vuruldu, iki parmağı koptu.
Kendisi de sağ kolundan yaralandı. Bir ara cephanede sandıkları naklederken yakalandı, esir düstü, 19 gün işkence gördü, kaçmayı başardı.

Büyük Taarruz'a katıldı.
9 Eylül'de İzmir'e giden süvarilerin arasındaydı.
Milis çavuşu rütbesiyle başladı.
Üstteğmen olarak ayrıldı.
İstiklal Madalyası aldı.
Maaş bağlanmasını kabul etmedi.
Emekli maaşını Kızılay'a bağışladı.

Herhangi bir kişisel menfaat peşinde koşmadı, köşesine çekildi, izi kaboldu. Yıllar içinde dara düştüğü, kimseye haber vermediği, evsizlere yardım eden Galata'daki Rus manastırına sığındığı ortaya çıktı. Yalvar yakar zorla ikna edildi, Darülaceze'ye alındı.

1955 yılında vefat etti.
Bir küçücük mendil bohçasından başka eşyası yoktu.
Açtılar...
İstiklal Madalyası ve Mustafa Kemal'in hediye ettiği gümüş sigara tabakası çıktı.

Sadece onları saklamıştı.

Alıntıdır
  #3  
Alt 30.07.2019, 07:32
Benutzerbild von __BIRESKIYA
__BIRESKIYA __BIRESKIYA ist offline
Erfahrener Benutzer
 
Registriert seit: 11.04.2018
Beiträge: 176
Standard Aşk MI VATAN MI

Bir hanımefendi diyor ki; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.
Güzel bir kızdım.
Dünür gelmeye başladılar.
Biri avukatmış.
Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.
Nişanlandık.
Nişanlımı seviyordum.
Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.
Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.
(Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş) dediler.
Alt üst oldum.
Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…
Yıkıldım.
Nişanı atıp, ayrıldık.
Aradan 5 yıl geçti.
Evlenmiştim,
Bir de çocuğum olmuştu.
1924 yılıydı.
Artık ülkemiz özgürdü.
Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona.
Oğlum yanımdaydı.
Beni görünce titredi, çeketini düğmeledi.
Saygı göstererek durdu önümde.
Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.
Olur, dedim.
Bir büroya girdik.
Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.
İçerde yardımcıları çalışıyordu.
Siz gerçekten avukat mısınız, dedim.
Evet, dedi.
Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz, diye sordum.
Durdu, başı öne eğildi.
Beni affedin,dedi.
İstanbul işgal altındaydı,
Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.
Her şeyi didik didik arıyorlardı.
Biz de Anadoluya ,Milli kuvvetlere ancak,cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.
Bu ülke için hayati bir işti.
Bunu size bile söyleyemezdim...

BU VATANI CANLARINI VE AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ.
  #4  
Alt 03.08.2019, 16:58
Benutzerbild von __BIRESKIYA
__BIRESKIYA __BIRESKIYA ist offline
Erfahrener Benutzer
 
Registriert seit: 11.04.2018
Beiträge: 176
Standard Kınalı Ali

Adın ne senin evladım?..."
"Ali..."
"Nerelisin?..."
"Tokat Zilede'nim..."
"Peki evladım bu kafanın hali ne?..."
"Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım..."
"Neden?..."
"Bilmiyorum komutanım..."
"Peki gidebilirsin Kınalı Ali..."
O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar: "Sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin..."
Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır. Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve
yazının sonuna anasına not düşer (Ali'nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır) "Anacığım kafama kına yaktın burda komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim Ahmet'e de yakma onla da dalga geçmesinler ellerinden öptüm..."Aradan zaman geçer. ingilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşerler. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış, onların sayıları da epey azalır, Geliboludüsmek üzeredir.
Kınalı Ali'nin komutanı da olayı görüp yerinde duramaz. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazir değildir. Onlar yeni gelmistir. Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vehametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir.
Kinali Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun yanıtı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler (Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesi'nde sergilenmektedir.) Babası anlatır Ali'nin: "Oğlum Ali nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim selam ederim. Öküzü sattık paranın yarısını sana, yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da siz sakın bizi merak etmeyin bizi
düşünmeyin" der, köyü, akrabalarını anlatir ve mektubu bitirir. "Ali ananın da sana diyeceği bir şey var..."
"Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin.
Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle seninle dalga geçmesinler. Biz de üç şeye kına yakarlar:
01- Gelinlik kıza; gitsin ailesine, çocuklarına kurban olsun diye...
02- Kurbanlik koça; ALLAH'a kurban olsun diye...
03- Askere giden yiğitlerimize; vatana kurban olsunlar diye...
Gözlerinden öper selam ederim. ALLAH'a emanet olun..."
Mektubu okuyan Ali'nin komutanı ve diğerleri hıçkıra
hıçkıra ağlamaktadırlar...
  #5  
Alt 06.08.2019, 22:27
Benutzerbild von __BIRESKIYA
__BIRESKIYA __BIRESKIYA ist offline
Erfahrener Benutzer
 
Registriert seit: 11.04.2018
Beiträge: 176
Standard Sarıkız Efsanesi

Kazdağları'nın eteklerinde yaşanan ünlü efsanedir Sarıkız'ın öyküsü. Yeşilliğin ve oksijenin kokusundan kendinden geçen dağların yüksekte kalan kısmına Sarıkız Tepesi adı verilir.

Eski zamanlarda Güre köyünün yukarılarında saçları altın sarısı renginde güzel bir kız yaşarmış. Annesi ölünce babası ile bir başına kalmış. Baba kız birbirlerine oldukça düşkünlermiş. Gel zaman git zaman babası hacca gitmeye karar vermiş. Kızına danışmış ilkin onu yalnız bırakmaya yüreği dayanamamış. Kızı da rıza gösterince baba düşmüş yollara...
Hac dönüşü Sarıkız'ın babası köyüne gelmiş gelmesine de evi misafirle dolup taştığından hasret giderememiş bir türlü kızıyla. Sarı saçlarına dokunmaya kıyamadığı kızını el ister daha kendisi bile doyamadan. Ne baba vermeye razı olur canından cananını ne de Sarıkız gitmeye meyillidir. Bir, iki yoklar kızını bakar ki gönlü yok, 'olmaz der' köyün gençlerine; 'kızım evlenmek istemiyor, veremem kimselere'...
Gençlik zamanı işte kan kaynıyor kaynamasına da iyiye de meyilli kötülükte de ferman dinlemiyor. Hem nerede duyulmuş ergen bir kızın herkesi ret etmesi. Kafa kafaya vermişler başlamışlar çare aramaya. Bu kız evlenmiyorsa var bunda bir iş diyerek babasına seslerini duyurmuşlar; "İyi hoş dersinde sen yokken kızının başına gelmedik kalmadı, adını lekeledi senin. Tek çözümün var baba, kızını öldürde senin de köyümüzün de adı temizlensin"...
Sarıkız öleceğine yanmaz da babasının bu iftiralara inandığına yanar. Baba çaresiz kalır öldürse kızını kıyamaz üstelik karısının da emaneti. Alır kızını çıkar Kaz Dağları'nın yamacına çıktıkça yol uzar uzadıkça bir ateş düşer yüreğine de kor olur. Kızını dağlara emanet ederek döner alnı açık başı dimdik köye...

Sarıkız yazgısına ağlayarak gezerken tepelerin ardında kaz sürüsüne rastlar. Kazlarla yoldaş olur gelene geçene yardım eder, hastalara şifa dağıtır. Köyde duyulur güzel kızın yaşadığı. Baba yüreciği nasıl dayansın hemen gider kızını bıraktığı yamaçların ardına. Sarı saçlı kızı kurtla kuşla arkadaş olmuş dolaşmaktadır. Sarılırlar doyasıya kızını bırakmak istemez istemesine de ahhh, şüphe olmasın insanların yüreğinde kemirdikçe kemirir bırakmak istemez bitirmeden. Namaz vakti gelip çatar abdest alacak ancak su göremez ortalıkta. Kızına su bulacağı yeri sorar. Elindeki ibriği tepenin yamacından uzatan kızı suyu iletir babacığına. İbrikte kalan sudan içen babası bir de ne görsün su tuzlu mu tuzlu deniz suyu. Yamaçtan uzanmakla suya ulaşmak ise imkansız. Baba o vakit anlar kızının erdiğini üstelik iftiraya kurban gittiğini.

Kızından af dileyen baba 'azıcık gezineyim buralarda' diyerek yola koyulur. Günler sonra dağlarda babanın ölü bedenine rastlanır. Balıkesir Güre köyünün üst kısımlarında yer alan Kavurmacılar Köyünde yaşadığına inanıldığından yöresel yemekler ve halaylar eşliğinde Sarıkız adına her yıl Ağustos ayında "Sarıkız Şenlikleri" düzenlenmektedir.

Nice efsanelere misafirlik etmiş Anadolu topraklarında bazı efsaneler vardır ki dinledikçe insanların yüreğini dağlayan, dilden dile usulca dökülen yazgılarda o gün gibİ yaşayan, yaşanan. Sarıkız Efsanesinin ne kadarı doğru ne kadarı rivayet pek bilinmese de Anadolu yürekli insanlar iftiraya uğrayan kızı ve babasını unutmamışlar bir kaç taşı üst üste koyarak ikisine de türbe yapmışlar.

Ne diyelim kara yazgılı Sarıkız'a ve Cılbak Baba'ya fani dünyada yaşayamadıklarını efsanelerde yaşıyorlar. Kaz dağları nice masallar yaşatır eteklerinin ardında güzel yürekler solmadıkça. Nice efsaneler söylenip durur inananları var oldukça...

Bu hikayenin başka versiyonlarıda mevcut....
KAZ DAĞLARINDAN KİRLİ ELLERİNİZİ ÇEKİN
  #6  
Alt 12.08.2019, 09:52
Benutzerbild von __BIRESKIYA
__BIRESKIYA __BIRESKIYA ist offline
Erfahrener Benutzer
 
Registriert seit: 11.04.2018
Beiträge: 176
Standard Atatürk Ve Yaşlı Çiftçi

"Atatürk, Dinlenmek İçin Gittiği İstanbul’daki Florya Köşkünden, Yanında Yalnızca Şoförü ile Küçükçekmece’ye doğru giderken Tarlasında Sabanla Çift Süren Bir Çiftçi Görür. Çiftçinin Sabanında Koşulu Olan Öküzün Yanında, Koşulu Bir de Merkep Vardır. Şoförüne;

— Arabayı Durdur, Der.

Arabadan İner. Tarlaya Doğru yürür. Çiftçi Kendisine Doğru Geleni Görmüştür. Sabanında Koşulu Olan Öküzü ve Merkebi Durdurur. Atatürk, Yanına Gelince,

— Kolay Gelsin Ağa, der.

— Sağolasın Bey! Hoşgeldin.

— Hoşbulduk Ağa. Yoldan Geçerken Dikkatimi Çekti. Öküzün Yanına Merkep Koşmuşsun. Hiç Öküzün Yanına Merkep Koşulur mu? Bunlar Denk Değil.

Köylünün Canı Sıkkındır. Biraz da Alınmıştır. Bezgin Bir Ses Tonuyla,

— Merkeple Öküzün Yan Yana Koşulmayacağını Bilmiyom mu Sanıyon Bey. Sen Bunu Bana mı Söylüyon?

— Kime Söylemeliyim Ağa?

— Sen Bunu Git Vergi Memuruna Söyle.

— Vergi Memuruna mı?

— He ya! Bu Sene Ürünüm Kıt Oldu. Vergi Borcumu Ödeyemedim. Dört Gün Önce Vergi Memurları Öküzün Eşini “Vergi Borcunu Karşılar” Diyerek Alıp götürdüler. Sattılar. Benim Öküzün Eşi Sizin Gibi Beylerin Sofrasına Et, Sucuk Oldu Bey.

Atatürk, Çok Sinirlenmiştir. Alışkanlığı Gereği Kızdığı Zaman Kaşlarını Çatmaktadır. Onun Bu Halini Gören Köylü,

— Bana Niye Kaş Çatıyon Bey. Yalan Söylediğimi mi Sanıyon? Sana Ne Söylediysem Hepsi Doğru. Ben Küçükçekmece Köyündenim.Muhtara Sor İstersen.
Atatürk,

— Neden Kaymakam Bey’e Gidip Durumu Anlatmadın Ağa?

— Gittim Bey.

Köylü Duraksamıştır. Bunu Anlayan Atatürk, Devam Eder.

— Kaymakam ne dedi?

— Git borcunu öde, dedi.

— Sen de Vali Bey’in yanına gitseydin.
Köylü Atatürk’ü bir müddet süzer. Atatürk, konuşmadan dinlemektedir. Köylü konuşmaya devam eder.

— Sen hiç Vali’nin yanına gitmemişsin bey. Halından belli oluyor.

— Halimden belli mi oluyor?

— He ya! Hem gitseydin bilirdin.

— Neyi bilirdim?

— Kapıdaki Jandırmaların adamı içeri koymadığını, bey.
Atatürk,

— Başvekil İsmet Paşa’ya telgraf çekip, durumunu niye izah etmedin?, diye sorar.
Köylü gülümseyerek,

— İnsanı güldürme bey. Başvekilin kulağı sağır, duymaz diyola, der.

Atatürk, kızmıştır.

— Peki! Gazi Paşa’ya niye telgraf çekmedin?,diye sorar.

— O’nunda bir gözü kör, görmez diyola. Hem, sen zenginsin. Tomofilin bile var. Bunları heç duymadın mı?

Atatürk, cüzdanından elli lira çıkarır.

— Bunu kabul et ağa. ĎÖküzün yanına bir eş alırsın, der.

Elleri titreyen köylünün, elini sıkar. Yanından ayrılır. Hızlı adımlarla arabasına doğru yürür. Florya köşküne döner. Başbakan İsmet Paşa’ya şu telgrafı çeker.

—“ Derhal Heyeti Vekileyi (Bakanlar Kurulu’nu) topla, İstanbul’a gel.”

Başbakan başkanlığında Bakanlar Kurulu Florya köşküne gelirler. Atatürk, şoförünü köylüyü alıp gelmesi için yollamıştır. Arabanın içinde sıra sıra dizilmiş Jandarmaların arasından Florya Köşküne gelen köylü “Eyvah ben ne yaptım” diye için için dövünmektedir. Kendisini kapıda karşılayan şık giyimli bir beyefendi nazik bir sesle “ beni takip edin efendim” deyince içi biraz ferahlasa da çok korkmuştur. Adamı takip ederek büyük bir toplantı salonuna girerler. Salon kalabalıktır. Ortada büyük bir masa, etrafında sandalyelere oturmuş şık giyimli insanlar ile ayakta duran iki kişi daha vardır. Gözleri karamış, ayakları bedenini taşımakta zorlanmaktadır. Heyecandan kalbi fırlayacak gibidir. Tanıdık bir ses duyar.

— Hoşgeldin ağa. Gel yerin burada.
Diyen Atatürk, sağ tarafında, yanında ayırdığı boş sandalyeyi eliyle işaret etmektedir. Köylü, zorlanarak yürür ve yığılırcasına sandalyeye oturur. Durumunu anlayan Atatürk,

— Sakin ol ağa. Korkacak hiç bir şey yok.

— Sağol bey! Sağol.

Köylünün soluklanmasını ve rahatlamasını bekleyen Atatürk, bir müddet sonra,

— Seni buraya niye çağırdım biliyor musun ağa?
— Hayır bey, bilmiyom.

— Dün bana anlattıklarını, bu gün burada anlatmanı istiyorum. Ama; bir tek kelimesini dahi atlamadan, eksiksiz olarak anlatmanı istiyorum. Haydi başla, seni dinliyoruz.
Köylü başından geçenleri bir bir anlatır. Daha önce söylediklerinin eksik olanlarını Atatürk, tamamlar. Köylünün konuşması bitince Atatürk, masada oturanları tek tek tanıtır. Kendisinin de Gazi olduğunu söyler. Sonra ayağa kalkar. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle;

— Beyler, ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tarım aletini, sağımlık hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ankara’ya dönecek ve bu işi hemen halledeceksiniz.

Bu olaydan sonra aşağıdaki kanun bir gecede hazırlanıp yasalaştırılmıştır.

İcra İflas Kanunu Madde 82/4.: Borçlu çiftçi ise, kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer teferruatı ve tarım aletleri haczedilemez..."
  #7  
Alt 14.08.2019, 20:22
Benutzerbild von __BIRESKIYA
__BIRESKIYA __BIRESKIYA ist offline
Erfahrener Benutzer
 
Registriert seit: 11.04.2018
Beiträge: 176
Ausrufezeichen Atatürk Ve Anzak Anneleri

Bu mektubu okuyunca tüylerim diken diken oldu,bizi Atatürk hakkında yanıltmışlar,önümüzdeki aydan itibaren ilk işim Atatürk eserlerini okumak...

Atatürk’ün Anzak Annelerine Yazdığı Mektup
Türkçe

“Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!
Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle
yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı
dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu
topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Atatürk, 1934
İngilizce

“Those heroes that shed their blood and lost their lives … you are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side in this country of ours. You, the mothers, who sent their sons from far away countries, wipe away your tears. Your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land they have become our sons as well.”

Atatürk, 1934
Avustralyalı Bir Annenin Mektubu
Türkçe

“Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi.
Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde
dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata
demek istiyoruz. Çünkü, yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın
sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla…”

Avustralyalı bir anne
İngilizce

A response by an Anzac’s mother to Atatürk’s words:

“The warmth of your words eased our sorrow for our sons who vanished in Gallipoli, and our tears ended. Your words are a consolation to me as a mother. Now we are sure that our sons rest in peace in their eternal rest. If your Excellency accepts, we would like to call you ‘Ata’, too. Because what you have said at the graves of our sons could only be said by their own fathers. In the name of all mothers, our respects to the Great Ata who embraced our children with the love of a father.”

An Australian mother
  #8  
Alt 18.08.2019, 05:56
Benutzerbild von erkan_089
erkan_089 erkan_089 ist offline
Neuer Benutzer
 
Registriert seit: 26.07.2019
Beiträge: 5
Daumen runter

.............
der Größte Fehler der Türken war
an einen arabischen Gott zu glauben
Antwort


Themen-Optionen Thema durchsuchen
Thema durchsuchen:

Erweiterte Suche

Forumregeln
Es ist Ihnen nicht erlaubt, neue Themen zu verfassen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, auf Beiträge zu antworten.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Anhänge anzufügen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Ihre Beiträge zu bearbeiten.

vB Code ist An.
Smileys sind An.
[IMG] Code ist An.
HTML-Code ist Aus.
Gehe zu